|
ebru
okulu/ |
||
|
ebru sanatı / marbling art |
||
|
makale / article |
||
|
ARDAHAN DEDEGÜL KÖYÜ ÇOCUKLUK ANILARIM |
||
| köksal ÇİFTÇİ / Aralık 2009 | ||
|
1
ÜÇÜNCÜ
Amcamın oğlu Fikri Çiftçi ile Hevra Çayırı’nın bitişiğindeki hozan
tarlada kendi koyunlarımızı güdüyoruz. Çocuğuz, sanırım ilkokul
dörtteyiz. Yayladan erken inilmiş, hava serin ve rüzgarlı. Sırtımızda
babalarımızın eski, yamalı kalın ceketleri ve başımızda eprimiş, büyük
duran kasketleri. Yine de rüzgar canımızı yakıyor. Siper ararken ikimizi
yan yana alacak denli geniş, derin bir akoz izi bulduk ve içine girdik.
Başımız dışında her yerimiz korunaklı. Kendimizce sohbet ederek çöplenen
koyunları kolluyoruz.
Bir ara Rüstem amcamın oğlu Yücel Çiftçi’nin sesini duyduk. Rüzgara ters
yürüdüğü için yanımıza dek gelişlini farketmemişiz. Yücel Çiftçi daha o
yaşlarda cevval biri. Babamız yaşındakilerle bile senli benli konuşuyor,
büyük şakaları yapıyor, onlara denk ortamlarda bulunuyor. Taş patlasın
bizden iki-üç yaş büyük. Ağabeyi Kazım Çiftçi’nin o zamanlar Dedegül’ün
orta yerinde bir bakkal dükkanı var. Dilerim yanlış anımsamıyorumdur,
çevre köylerde henüz bu tür bir ticarethane yoktu. Çevre köylüleri bizim
köye yürür, alış-veriş yapar, borç yazdırır, evlerine geri dönerlerdi.
Ağabeyi bu veresiye alış-verişinin tahsilatını çoğunlukla Yücel
Çiftçi’ye yaptırırdı. Büyüklerle olan bu senli benli oluşu belki bu
yüzdendi. Yücel Çiftçi’yle iyi geçinen, bakkal borcunu erteletme şansına
sahipti çünkü.
Fiko’yla ben müthiş heyecanlandık ve paketi kapma yarışına giriştik.
Çekişmemiz hoşuna gitmemiş, kızdı ve paketi elimizden aldı. Usulünce
ambalajın ağzından bir miktar yeri koparıp attı. İçinden iki adet sigara
tanesi çekip ağzımıza yerleştirelim diye ellerimize verdi. Heyecandan
titriyoruz. Büyüklerden görüp özenirdik ama hala o nesnelere elimizi
bile sürememiştik. Üstünde Türkay yazılı bir kibrit çıkardı ve sırayla
sigaralarımızın ucunu tutuşturmaya çalıştı.
-Nefesinizi dışarı üflüyorsunuz, böyle olmaz, dedi. Ben kibriti tutunca
siz de nefesinizi sigaradan içeri çekeceksiniz.
Dediğini yaptık, sigaraların ucuna kırmızı korlar oturdu ama bizim de
ağzımızın burnumuzun içi yanıp kavruldu. Ne kadar da acı bir şeymiş bu
sigara. Büyüklerin nefes aldıkça keyiflenişine çok şaşırmıştık.
Yücel Çiftçi halimize gülüyordu; dedi ki:
-Adam olmak kolay değil. Birkaç tane içtikten sonra alışırsınız.
Çekti gitti.
Son gördüğümüzde Edegül-Dedegül arasındaki çayın ayak taşlarından
atlıyordu. Önceleri tütünü içimize çekmeyi denedik. Ne var ki içeriden
gırtlağımız yanıyordu bunu yaparken durmaksızın öksürüyorduk. Üstelik
daha gözlerimizden süzülen yaşlar ve ağzımızdan akan salyalar da
kesilmemişti. Büyükler gibi sigaraları, işaret parmağımızla uzun
parmağımız arası›na sıkıştırarak ağzımıza götürmeyi denedik. Bunu
öğrenmek zor olmamıştı. Yalnız ara ara elimizi uzatıp sigaranın bize
yakışıp yakışmadığını kontrol ediyorduk. Ağzımızın
Derken ilk sigaralarımızın dibine gelindi. İzmaritleri atıp
ayakkabılarımızın tabanıyla ezecektik ki Yücel Çiftçi’nin bize kibrit
bırakmadığını farkettik. Şimdi ne yapacaktık, başka sigara içmeden olur
muydu?
Bundan vazgeçtik.
Gözümüzü Edegül yoluna dikip Yücel Çiftçi’nin geri dönmesini beklemeye
başladık. Bizim sabrımız vardı ama elimizdeki izmaritlerin yoktu. Zaman
geçtikçe korlar parmaklarımıza kadar inmeye başlamıştı.
O gün Yücel Çiftçi bir türlü o yoldan geçmedi.
Yapacağımız tek şey vardı, o da yeni bir sigarayı izmaritlerin ateşiyle
tutuşturmak. Biz de öyle yaptık. Yücel Çiftçi’nin gelip geçeceğinden
asla ümidimizi kesmemiştik. İkinci sigarada olmasa üçüncü sigarada
geçerdi. Olmazsa dördüncüde. Paketi yanımıza alıp evde ya da ahırda
gizlice içmeyi göze alamamıştık. Yapılması gerekeni yaptık, arka arkaya
ekleyerek onar adet sigarayı oracıkta bitirdik!
İnanılmaz acılarla bir hafta geçirdik. İkimizin ağzının içi de öyle
acıyordu ki anlatamam. Durup dururken dudaklarımızdan sular sızıyordu
sürekli. Ağzımızı çalkalamanın da bir faydasını görmemiştik.
2
KARA ŞORTLAR ve YİTİK KOYUNLAR
Her yıl okul açılma zamanına yakın günlerde babamlar Ardahan’a hayvan
sürer, paraya dönüştürür, okul için gereken alış-verişi yapar, Dedegül’e
dönerlerdi. Bu alış-veriş içinde kalem, silgi, saman defter, kitap ve
Soğukkuyu lastik ayakkabı bulunurdu. Devir değişmiş, son iki yıldır
çarık giymek tarlalarda kalmıştı çünkü. Bir de az ölçüde Amerikan bezi
ile önlüklük siyah kumafl alırlardı. Annelerimiz gece gündüz demeden
bütün çocukların önlük ve yaka dikişiyle uğraşırdı.
Bizim için keyifli günlerdi o günler.
Nereden esmişse, Fiko’nun babası Hakkı Amca da babam da önlüklük kumaşı
fazlaca almışlar. Fiko’nun annesi Nezaket Yenge de annem de önlükleri ve
askılı çantaları tamamladıkları halde bir hayli kara kumaş artmıştı. İki
kadın fikir birliği ederek Fikri Çiftçi ile bana birer kara şort
diktiler. Dedegül’ün o zamanki şartlarğnda bu, olağanüstü bir lükstü.
İki amcaoğlu sevindirik olduk, evlere sığamadık. Çünkü koskoca köyde
yaşıtlarımız içinde yalnızca ikimizde vardı böylesi. Kendimizi
mahalleler arasına attık. Kontrolsüzce koşuyoruz. Başlarda annemler bizi
yakalamaya yeltendiler ama başaramadılar. Komşuların saldırgan
köpeklerin bizi parçalamasından korkuyorlardı çünkü. Hangi evde
yaşıtımız varsa o evin çevresinde dört döndük. Ta ki oğlanlar dışarı
çıkıp bizi kara şortla görene dek.
Koştuk, koştuk, koştuk...
Öyle ki başımızın teri buhar olmuş, yukarılara uçuşuyordu. Bütün
oğlanların bizi kara şortla görüp hasetinden çatladığına emin olduktan
sonra kendi evimizin önüne geldik. Bir türlü doyamamıştık. Bizim evin
önüyle Rıdvan Çiftçi’lerin evinin arkasındaki basmalıkta kollarımızdan
birbirimize tutunarak zıplamaya başladık. Annemler, zavallı kadınlar,
bizi bir türlü sakinleştiremediler.
Sonunda yorulduk ve zıplamalardan kendimiz vazgeçtik.
Annemler bu şortların karşılığı olarak yayladan erken aldıkları
koyunları ve keçileri otlatmamızı söylediler. Eve kapanıp şortları
gözlerden uzak tutmaktansa bu görev işimize geldi ve koyun-keçi
karışımını önümüze katıp köyün yukarısına, ağılların ilerisine gitmek
için yola koyulduk. Köyün ortasından da geçen suyun köy dışında kalan
yatağında daha çok ot vardı.
Sürüyü oralara sürüp biz de tümsekçe bir yere oturduk.
Gün ikindiye eğ¤ilmişti, çok yakıcı bir sıcak vardı ama sürü sakindi ve
sessiz sedasız ot kesmeyi sürdürüyordu. Aradan daha on dakika geçmemişti
ki baktık ikimizin de gözleri kapanıyor. Bir önceki günkü koşturmadan
olacak, öyle yorgunduk ki ayağa kalksak da uykumuzu açamıyorduk. Ya da
uyumak için bahane arıyorduk.
Sürüye baktık, sessiz sakin, kıpırdadığı yok. Fiko dedi ki:
-Gel, sırayla uyuyalım.
Aklıma yattı. Biraz tartışmadan sonra ilk uyuma sırasını ben aldım. Daha
başımı toprağa koyar koymaz daıp gitmişim. Neden sonra dürtüklendiğimi
farkettim. Fiko gerçekten de uyumamış ve söylediğimiz zamanda beni
uyandırmış.
Sıra ondaydo. Başını tümseğe koyarken dedi ki:
-Sakın uyuma. Koyun alır başını gider.
Bunu ben de biliyordum. Elbette ki uyumayacaktım.
Yeniden dürtüklendiğimi farkettim. Meğer Fiko uyuduktan sonra tekrar
uyku bastırmış ve ben de yatmışım toprağa. Kimse rahatsız etmediği için
de bir hayli zaman uyumuşuz.
Fiko ağlamaklı bir ses tonuyla bağırıp duruyor; diyor ki:
-Koyunlar nerde, koyunlar nerde, koyunlar nerde?
Koyunlar ve keçiler yok. Gitmişler!
Deliler gibi yazıya yabana saldırdık. Gün indi inecek. Gözümüze
uzaklarda bazı karartılar takılıyor, işte sürü orada diyip koşmaya
başlıyoruz. Her gittiğimiz karaltı ya bozuk düzen tümsek çıkıyor, ya da
bodur çalı çırpı, diken öbeği. Dedegül, Beberek, Heva arasında koşmadık
yer bırakmadık. Yoldan gelip geçenlere bir sürü görüp görmediklerini
soruyor, her seferinde olumsuz yanıt aıyorduk. Evden, babalarımızdan çok
korkuyorduk. Sürüsüz gidersek evde bizi keseceklerinden emindik.
Yolculardan komşumuz olanlar ev halkına sürüyü kaybettiğimiz için yazı
yabanda anlamsızca oradan oraya koşturduğumuzu anlatmışlar. Bize ilk
ulaşanlar annemler oldu. Artık hava alaca karanlık olmuştu. Biraz daha
geç kalsalar biz de kaybolabilirdik. Babam olayı duyunca küplere binmiş,
Hakkı Amca da öyle. Fakat Nezaket Yenge sürüden çok bizi düşündüğü için
koruma tedbirleri almış. Karanlıkta eteklerinin altına girdik, bizi
ahırlarının kuytu bir yerine ulaştırdı ve kimsenin bulamayacağına dair
teminat vererek ikimizi de yatıştırdı.
Bir haftalık bir aramadan sonra sürüyü Heva’da eksiksiz buldular.
Rahatlamıştık.
Bu arada babalarımızın siniri de yatıştığı için artık evlere
girebiliyor, çekinerek de olsa sofraya oturabiliyorduk.
Bütün bu olaylar bizim şort keyfimizi kaçırdı mı, hayır.
O yıl yaşıtlarımızın karşısında o şortları gerine gerine giydik. Ne var
ki yatağa bile bu şortlarla girdiğimiz için kumaşlarğ umduğumuzdan çabuk
eskidi.
Dert etmemiştik bunu.
Ne de olsa o süre içinde hevesimizi almıştık.
3
BİLAL ÇİFTÇİ’NİN BURNU
Bilal Abi neredeyse babamlara yaşıt bir delikanlıydı. Evleri bizim
evimizin güneye bakan cephesinin hemen önündeydi. Bizim evin önünde
basma yükseltisi olduğu için onların çeperinin içi biraz aşağıda
kalırdı. Babam çok severdi Bilal Abiyi ve ona sözlü olarak takılırdı
sürekli. O da babama amcası olduğu için sevgiyle ve şaka yollu
karşılıklar verirdi.
Yaz ayıydı, çayırlar biçiliyordu. Nedense ben de o vakitler yaylaya
gitmemiş, köyde kalmıştım. Akşamları babam sohbet sırasında şöyle demeye
başlamıştı:
-Bizim Bilal sıcakta lastik gibi gevşiyor. Öyle ki burnu uzayıp alt
çenesine ulaştı.
Çocuktum, onca söz içinde bu söz ilgimi çekmişti. Birden hayalimde Bilal
Abi canlandı ve sıcak arttıkça burnunun hindi burnu gibi uzadığını görür
oldum. Babam hemen her akşam bir şekilde Bilal Abiye gıyabında takılmayı
ve burnunun uzadığından sözetmeyi sürdürüyordu.
Bu giderek bende bir saplantı halini aldı. Bir şekilde Bilal Abiyi
burnu uzamışken görmek istiyordum. Her gün köyün farklı yönündeki çayıra
gittiğinden gündüz vakti çayır çayır dolaşıp Bilal Abiyi bulmam
olanaksızdı. Zaten evden uzaklaştığımı öğrenirse babam buna çok kızardı.
Ben de akşam alacasında ırgatın eve dönüş saatini beklemeye başlamıştım.
Evlerimiz yakındı. Bilal Abiyi uzaktan seçebiliyordum. O Kazım
Çiftçi’nin dükkanının yan tarafından tırpanı omuzunda çıktığında ben de
çeperden inip onların evinin önüne ulaşıyor, onu karşılıyordum. Güzel
sözler söyleyip başımı okşadıktan sonra diyordu ki:
-Sürmeli’can (köydeki adım böyleydi) Kemal Emi biraz geride kaldı. Sen
eve git, o gelir. İlyaz Emi’nin kancık gene kudurmuş, zincirini kırarsa
seni parçalar.
Onu duymazdım bile. İlla da yüzüne, burnuna bakardım. Alaca karanlıkta
yüz hatları seçilmezdi. Bunu engelleyenlerin başında güneşten korunmak
için taktığı kasket gelirdi. Ayrıca onun kasketinin bir başka özelliği
daha vardı. O da ense tarafına mendil kadar bir bez parçası taktırmış
olmasıydı. Yan komşuları olan bakkal Hacı Amca aynı zamanda köyün
terzisiydi. Köylünün yazlık kasketini (aynı› kasketi şimdi Amerikalılar
dikip bize satıyor) o dikiyordu. Ama ensede bez olmamak kaydıyla. Bilal
Abinin kasketi özel siparişti ve yanan ensesini korumak için bu tedbiri
almıştı. Benim görüşümü engelleyenlerden biri de işte bu bez parçasıydı.
Çayır biçme zamanı geçinceye dek hep Bilal Abiyi karşıladım ve hiçbir
zaman onu burnu uzamışken yakalayamadım.
Ne tuhaf, 56 yaşında olmama karşın şu an o çocukluk ruh hali içindeyim
ve hala Bilal Abinin burnunun uzayıp uzamadığından emin değilim.
Canım ağabeyim, görmeyeli belki otuz beş yıl olmuştur.
Duyduğuma göre vefat etmiş.
Böyle ayrılmalar benden çocukluğumu da alıp götürüyor; bu çok acı.
Ne diyebilirim ki, mekanı cennet, yastığı bulut olsun.
4
RIDVAN ÇAVUŞ ve KURBAĞA
Rıdvan Amcayı öz amcamız bilirdik. Oysa o babamın amcasının oğluydu.
Rıdvan Amca hayata güzel yanlarından bakabilme yeteneğine sahip ender
insanlardan biriydi.
Yaşlılık zamanına yetşlmiştim. Her olayı komikmiş gibi anlatırdı.
Herkesi gülmekten kırar geçirirdi. Oysa onun geçmişi hiç de gülünecek
cinsten değildi. Savaşların çocuğuydu. Kurtuluş Savaşı’mızın hemen her
cephesine katılmışltı› ve bedeninin bir sürü yerinde mermi, kasatura
yarası vardı.
Esirlik ve kaçış günleri ise ayrı bir dram.
Küçücük bir adamdı.
Yaz kış ceket ve mest lastiği giydiğini anımsarım. Hafif beli eğilmişti
ve değneğni beline dayar, dirseklerinin içiyle onu orada tutarak giderdi
bir yerden bir yere. Aktif işlerde görmedim onu hiç. Bedeni artık ağır
işleri kaldırmıyordu sanırım. Cücüklü (civcivli) kazlara bakmak,
harmanda tınazı beklemek, çaışanlara bakır güğümle su taşımaktı onun
görevi. Ara sıra harman savurmaya kalktığında ahşap yabayı elinden alır,
gölgeye gönderirlerdi onu.
Rıdvan Amcanın onca savaştan geçmiş olmasına karşın kurbağalardan
ölesiye kortuğunu duyunca çok şaşırmış, inanmamıştım. Ta ki bir gün buna
ait bir öykü anlatılana dek.
Çayır biçim zamanı Seher Abla evde ırgatın öğle yemeıini hazırlayıp
genişçe bir tepsiye yerleştirerek bohça içinde kocası Rıdvan Amcanın
eline vermiş ve onu yolcu etmiş. Aradan yaklaşık bir saat geçmiş. Bir de
bakmış ki kadıncağız, amcam tepsiyle geri dönmüş,
-Ölürüm de oraya gitmem, diyormuş.
Meğer köyün dışına çıkıp ırgat dolu çayıra yöneldiğinde bir kurbaıa
görmüş. Kurbağa önlerini kesen küçük bir çayın karşı kıyısında oturup
buna bakıyormuş. Tam da sudan geçiş için dizilmiş ayak taşları
hizasında. Önce biraz yukarı aşağı dolanmış, ola ki kurbağa sıkılır da
suya atlar diye. Ne var ki kurbağa oralı değilmiş. Sık nefes alış verişi
arasında gözünü Rıdvan Amcaya dikmişmiş. Zaman geçiyor, ırgat öğlen
yemeği bekliyor... Rıdvan Amca şansını denemek için yerden ceviz
iriliğinde bir taş alıp kurbağaya atıyor. Ölçüyü tutturamadığı için taş
kurbağanın öteki yanına düşüyor. Hayvan refleks olarak ürküyor, taştan
uzağa, Rıdvan Amcadan tarafa zıplıyor. Aklı çıkıyor koca adamın. Tepsiyi
kaptığı gibi eve
Seher Abla ikna edemeyeceğini anlayınca mecburen yemeği kendisi yüklenip
*
Rıdvan Amcanın anıları çok. Anlat babam anlat, bitiremezdi.
Bir de yenini paçasını sıyırır, sağındaki solundaki kapanmış yara
izlerini gösterirdi. Bizi nedense asla ilgilendirmezdi bu öyküler ve
yaralar.
İlkokulu Dedegül Köyü’nde bitirdikten sonra ailecek Kırşehir’in Gölhisar
Köyü’ne taşınmıştık. Ortaokulu da Kırşehir’de bitirmiştim. Lisenin ilk
yılıydı ve Rıdvan Amca o kışı geçirmek için Dedegül’den Gölhisar’a bize
gelmişti. Bir salon, bir kiler ve iki odadan oluşlan tek katlı kerpiç
bir evde oturuyorduk. Yetmiş dönümlük bir meyve bahçesinin bakımını
üstüne almıştı babam ve o ev, mal sahiplerinin yazlık eviydi. Artık
gelmedikleri için içine biz yerleşmiştik. Birkaç basamakla do¤rudan
salona girilirdi. Kışın soba da giriş kapısına yakınca bir yere
kurulurdu. Sobanın dibinden ilerideki yerleşik sekiye kadar uzanan ek
bir ahflap sedir yapılmıştı ve Rıdvan Amca bu sedirin sobaya en yakın
yerinde otururdu. Akşam eve geldiğimizde bizi gülerek karşılar, bazen de
gözlerimizden öperdi. Sohbet için onu tanı›yan Dedegüllü komşular
gelirdi akşamları.
Genellikle savaş öykülerini anlatırdı onlara. Onlar da sanki hiç
duymamışlar gibi dinleyerek mutlu ederlerdi Rıdvan Amca’yı. İlk kez o
sohbetlerde dinledim Rusya esaret günlerini ve kaçış öyküsünü. Birkaç
cephede savaşıp birkaç revirde yatarak yaralar kapatmış. İyileş, cepheye
git, yaralanınca hasta yatağına geri dön. Sonra komutanları bunun az çok
Rusça bildiğini farketmişler. O dönem Rus cephesinde istihbarata
gereksinim varmış ve bir arkadaşıyla Rıdvan Amcayı bu göreve atamışlar.
Ayrıntısını anımsayamıyorum ama Rus topraklarında bir şekilde bunların
Türk casusu olduğu anlaşıldığından esir kampına naklediyorlarmış. Her
nakledilişlerinde kollarına çıkmayan damga vuruyorlarmış. İzlerini
gösterirdi ama ben pek seçemezdim. Açlık, susuzluk, eziyet iyice
canlarından bezdirmiş.
Yeni bir nakil gerçekleştiriliyormuş.
Tüm esirleri bir askeri cemseye bindirmişler ve ormanlık bir alana
girmişler. Cemsenin üstü brandalı, arkası açık. Kapı ağzğnda silahlğ iki
Rus askeri oturuyor. Bunlar da kapı ağzındaki askerlere bitişik. İki
arkadaş aralarında dertleşiyorlar; elbette ki Türkçe. Rus askeri bunlara
dönüp Türkçe konuşarak diyor ki:
-Siz Türkiye’den mi geldiniz?
Meğer adam Türk asıllı (Azeri olabilir) bir Rus askeriymiş. Diyor ki:
-Burası rampa, yukarıda yol daha da dikleşecek. Cemse iyice yavaşlar.
Ben size işaret verince öyle vuracaksınız ki ben koridora doğru
yuvarlanacağım. Cemseden atlayıp yolun kıyısındaki uçurumdan aşağı
koşmaya başlayın. Arkanızdan kurşun sıkacağız. Sakın durmayın, koşun.
Hep güneye doğru koşarsanız bir gün Türkiye’ye ulaşırsınız.
Söyleneni yapıyorlar. Asker koridora, bunlar uçuruma.
Yuvarlanmaktan koşmaya fırsat mı var? Çalı çırpı, taş kaya, yara bere
içinde bırakıyor bunları. Kuşunlar vızır vızır sağlarından sollarından
geçiyor. Uçurumun Güney cephesini tespit edip gece gündüz koşuyorlar. Ne
yemek var, ne su. Bir akşam vakti gün inmek üzereyken düzlük bir yere
ulaşıyorlar. Çayırlar biçilmiş, otlar yğın yapılmış, taşınmayı bekliyor.
Çayırlık geniş, yığınlar sayısız. Açıkta yatmak iyi olmaz, diyerek
yığınlardan birinin altını oyarak içine giriyor, önlerini kapatıyorlar.
Öyle yorgunlar ki bir girdiklerini anımsıyorlar, bir de sabahın ilk
ışıklarında öten kamyon motoru sesini. Başlarını uzatıp bakıyorlar ki
Ruslar kamyonları yanaştırıp ot yığınlarını alıyorlar. Allah’tan sırayla
gidiyorlar ve bunların bulunduğu yığının tam tersi sıradan başlamışlar.
Gün akşama yaklaştıkça yığın sıraları da bunlara yaklaşıyor. Gün
indi¤ğinde bir sıra yığın kala Ruslar işi paydos ediyor.
Türk sınırını bulup içeri girdiklerinde de başları dertten kurtulmuyor.
Bu kez Türkler onları Rus casusu olarak tutukluyor! O zamanlar şimdiki
gibi iletişim
hızlılığı yok. Yazışmalar yapılıyor. Cepheler, komutanlar, bunlara görev
veren birimler aranıyor.
Sanırım bu işlem yaklaşık iki ay sürüyor.
Türk esaretinden de kurtuluyorlar.
Evlerine mi gidiyorlar? Hayır.
Yeniden cephelere sürülüyorlar. Savaş babam savaş.
Böylesine dramatik bir olayı eğlencelik bir şeymiş gibi aktarma yüreği
acaba kaç insanda vardır?
Derdi ki:
-Ermeni’nin biri arkadan yanaşıp kasaturayı› enseme sapladı ve aşağıya
doğru çekip sırtımı boydan boya yardı. Canım öyle yandı ki, dedim Rıdvan
bu kez Azrail’den kurtulamazsın. Artık günlerin doldu, görüp göreceğin
bu kadarmış. Böylesi bir adamın el kadar kurbağadan ölesiye korkması ne
ilginç, değil mi?
Hiç gitmesin, yazı da bizde geçirsin istemiştim. O ömrü boyunca hiç
elinden düşürmediği değneğine dayanıp yekindi ve ‘Allah’a ısmarladık’
dedi.
Son görüşümmüş onu.
Dedegül’de bir harman zamanı göçüp gitmiş dünyamızdan.
Kimseden dua dilenmesine gerek yok, o şimdi Cennet’tedir.
5
MASAL USTASI TEYAR AMCA
O zamanlar sanırım ilkokul dördüncü sınıftaydım. Babamı bizim basmalığın
üstünde daha önce arkadaşları arasında hiç görmediğim bir yaşlıca
amcayla konuşur
gördüm. Bahar aylarıydı sanırım, basma tezekler kesilmemişti. Her ikisi
de
ellerinden hiç düşürmedikleri değneklerini kaba etlerine vererek derin
sohbetlere
dalıyorlardı. Bazan öyle an geliyordu ki yanlarından geçenlerin verdiği
selamı bile
duymuyorlardı. Çok merak ediyordum ne konuştuklarını. Babamdan bile
kısa
olan bu adamın derdi neydi? Bazen basmalıkta çevrelerinde dolanarak oyun
oynamayı
denediysem de konuştuklarından pek bir şey anlamadım.
Teyar Amcaydı adı.
Ona Kıkıl Teyar da diyorlardı. Belki de boyunun kısa oluşundandı.
Yiğit, lakabı
yla anılır derler. Benim çocukluğumun en önemli kahramanlarından biriydi
Teyar Amca. Onu lakabıyla anmak beni tuhaf bir kıvanca sürüklüyor
şimdi.
Yatma saatleri dışında babamla Teyar Amca bütün gün ve gece bir aradaydılar. Öyle ki öğün yemeklerini bile bizde yiyorlardı.
Konuş, konuş,
konuş...
Meğer Teyar Amcanın Vahdettin Timur adında Köy Enstitüsü mezunu yeni
öğretmen olmuş bir oğlu varmış. Bu genç öğretmen, amcam Rüstem
Çiftçi’nin
kızı Naciye Ablayla evlenmek istiyormuş. Fakat hangi nedenden oldu¤ğunu
şimdi
anımsayamıyorum, amcam bu evliliğe karşı çıkmış. Hırçın, sert adam...
Hayır
diyen Rüstem Çiftçi olunca, akan sular duruyor. Bu işin olabilmesi için
hatırlı insanlar
devreye sokulmuş ama bir sonuç alınamamış.
Teyar Amca işte bu yüzden babamı sık ziyaret eder, uzun uzun konuşarak
vakit
geçirir olmuş. Çünkü Rüstem Amcayı ikna edecek tek kişi olarak onu
görüyormuş.
Bu düşüncesinde yanılmadığı ortaya çıktı. Babamın ısrarları ve ricaları
sonucu Rüstem Amcam yumuşadı ve kızı vermeye razı oldu. Vahdettin
Hocayla güzeller güzeli Naciye Abla evlendiler. Köyde güzel bir düğün oldu. Biz çocuklar et,
şeker yemeye ve paraya doyduk.
*
Fakat geliş gidişlerinde evimizin bir üyesi gibi olmuştu Teyar Amca.
Bizimle ilişkisini ne kesti, ne de gevşetti. Hatta babama
minnettarlığını göstermek
için daha sık uğrar oldu. Dedegül’deki son iki yılımın kışlarını bu
sayede
dolu dolu yaşadım. Öyle ki Teyar Amcanın anlattıkları Kırşehir’e ve
İstanbul’a
gittiğimde bile bana fazlasıyla yetti. Sanat eğitimi için Güzel
Sanatlar’da okurken
bile Teyar Amcanın anlattıklarından bol bol yararlandım.
Kar kapattığında her akşam bize elinde bazan normal fenerle, bazan da
lüx labasıyla çıkar gelirdi. Akşam yemeği sonrası çayını mutlaka bizde içerdi.
Her akşam
babamla ilk kez karşılaşıyormuş gibi sarılır öpüşürlerdi. Evimizin
en baş köşesi
hep onun olurdu. Babamla birbirlerine adlarıyla hitap etmezlerdi. Her
ikisi
de karşısındakine ‘ağa düngür’ derdi.
Dışarıda tipi ulumaya başladığında Teyar Amca da masal anlatma
hazırlığına
girerdi. Bilirdik ki bizim yatağa götürülme saatimizdir. Çünkü bu
masallar büyükler
içindi. Yıllar sonra Eflatun Cem Güney’den okuduğumda nedense bana
öyle gelmemişti. Çocuklar ayak altından çekilince Teyar Amca ‘vakti
zamanında’
diye söze başlardı. Biz masalı kaçırmazdık elbet. Yataktan gizlice
çıkar, gelir, eski ve üstü bir kaba kumaşla örtülü olan masanın altına
girer, masalı oradan dinlerdik.
Yakalanmaktan kortu¤umuz için kıpırdamaya bile cesaret edemezdik. Fakat
Teyar Amca o akşamki sözünü bitiremeden biz çoktan sızmış kalmış
olurduk.
Çok tatlı dilli biriydi Teyar Amca.
O söze baflladığında çıt çıkmazdı kimsenin ağzından. Anlatırdı,
anlatırdı, anlatırdı... Bir Keloğlan Masalı’nı bir haftada ancak
bitirebilirdi; pehlivan tefrikası
gibi. İnsanlar öyle büyülenirlerdi ki, demir kaşık içinde şeker
yakılarak kara güğümlerde kurulmuş çayıı yudumlarken bile ağzının içine bakmaya devam
ederdi
insanlar.
Teyar Amcanın anlattığı masalların çeşitli halkbilimciler tarafından
derlendiğini gördüm. Tümünü de okudum. Masallar eksiksiz Teyar Amcanın
masallarıydı.
Fakat ben onları okuduğumda en uzunu yirmi dakika tutuyordu. Nasıl
olmuştu
da bu insan bu masalları hiç akşam atlamadan ve en az bir hafta
süresince, uzun
uzun anlatmayı başarabilmişti? Bu, benim bugün bile içinden
çıkamadığım bir
sırdır. Elbette ki Teyar Amcadan duydu¤um tadı bu derlemelerden
alamamıştım.
Ciddi şeylerin eksik olduğu belliydi.
*
Çoktan rahmetli olmuş Teyar Amca da.
Bence Dedegül sıradan bir üyesini yitirmiş değildir, Türkiye binlerce yıllık
kültür
geleneğini kusursuzca günümüze taşıyan bir anlatı ustasını
yitirmiştir. Gelişen
teknolojinin oluşturduğu yeni hayatlar, yeni bir Teyar Amca
yetiştirmekten çok
uzak. Çınarlar devrildiği zaman geçmişimiz de devrilip gidiyor ve
belleğimiz insan
insan silinip kayboluyor.
Ne diyebilirim ki, nur içinde yatsın.
6
ŞAVKİ AMCANIN SÜMÜĞÜ
Beni kınayanlar çıkabilir ama o çelebi adam›n sümüğünü bile özledim.
İnsan
birinin burnunun akıntısını özler mi? Benim gibi insanlarından,
yurdundan yaklaşık kırk yıl uzak kalanlar özler.
Ne görkemli, ne güzel insanlardı o insanlar.
İlkokul beşinci sınıfta olmalıyım. Ramazan geldiğinde hemen herkeste
olduğu
gibi bizde de özellikle sahur için bişi (yağda kızartılan disk
şeklinde ince hamur)
pişirilirdi. Bişi pişirmek için de sıvı yağ gerekliydi. Bu sıvı yağ
modası son yıllarda
ortalığa çıkmıştı. Eskiden güz geldiğinde babamlar, gözden çıkardıkları
hayvanlarla birlikte yaylada yapılan yağ ve peyniri satmaya Ardahan’a
inerlerdi.
Satabildiklerinin parasının belli bir miktarıyla da Vita Yağı satın alır
gelirlerdi.
Bu yağın hammaddesi neydi, bilemiyorum ama bitki olduğu kesindi ve sarı
yağ
gibi katı durumdaydı. Vita tenekesi açılırdı evde, içindeki yağ kazana
atılır, aynı
miktarda da sarı yağ ilave edilerek eritilir ve yağ kolapalarına (ahşap
kasnaktan
yapılmış derince kap) alınarak donması sağlanırdı. Böylece pahalı sarı
yağ (tere
yağı) tek başına tüketilmemiş, ekonomi sağlanmğş olurdu. Ayrğca bu
Vita tenekelerini
köyün sobacısı (demirci Mustafa olabilir mi?) keser büker, perçinler,
soba
borusu haline getirirdi.
Bişi, mafiş (baklava benzeri kesilmifl yassı hamur) pişirilirken
artık ambardaki
yağ kullanılmıyordu. Çünkü Şavki Amca Ardahan’dan getirerek dükkanında
sıvı
yağ satar olmuştu. Sanırım bu yağ Vita yağından da ucuzdu. Bu yüzden
kızartmalık için bu yağ kullanılırdı. Bu da bitkisel yağdı. Şavki Amca Hacı (Akpınar) Amcanın ağabeyisiydi ve kapı girişleri
birbirinden
biraz uzak olsa da iki kardeşin dükkanları bitişikti. Hacı Amcadan da
alışverifş yapı
yorduk ama sıvı yağı satan yalnızca Şavki Amcaydı.
Otuz gün ramazanın yaklaşık yirmi günü evde bişi, mafiş pişerdi.
Dolayısı ile
biz haftada bir kez de olsa Şavki Amcanın dükkanına uğrar yaı alırdık.
O yıl kışa denk gelmişti ramazan, hava ayazdı. Şavki Amcanın
dükkanına girene
dek ağabeyimle benim ellerimiz donar, yağ şişesini zor taşırdık.
Yaşlılıktan
olacak, soğuktan çok etkilenirdi Şavki Amca ve ellerini birbirine
sürterek ısınmaya
çalışırdı. Onca soğuğa karşın yanlış anımsamıyorsam dükkanında soba
da yakmazdı.
Bu nedenle burnunun ucu hep kırmızı olurdu.
Şavki Amca, yağı aliminyum benzeri malzemeden yapılmış bir ölçü
aletiyle satardı.
Önce litreyi tezgaha koyar, ağır yağ tenekesini yukarı kaldırır,
çaprazlama
açtığı deliklerin birinden sıvıyı akıtırdı. Bu işin kolay yanıydı. Zor
olan, litredeki
silme yağı yere dökmeden daracık ağızlı şişemize aktarmaktı. Bir huni
kullanırdı bunun için ama yine de çok titizlenmesi gerekirdi. Şişenin ağzına taktığı huniye yağı aktarırken soğuktan üşümüş
burnunun
ucunda mercimek tanesi kadar bir sıvı oluşurdu. Elleri titredikçe
burnunun ucundaki
sıvı da titremeye başlardı. Tam huninin üst hizasında olurdu bunlar.
Çok
dua ederdik, Şavki Amcanın burnunun ucundaki sıvı huninin üstüne
damlamasın diye.
Ağabeyim Cemal Çiftçi ters bir oğlandı, her şey onun için bir sorundu.
Onca dikkatimize karşılık Şavki Amcanın burnunda titreyen sıvının
huninin
içine düştüğünden asla emin olamzdık ama o bunun gerçekleştiğini kabul
ederek
dükkandan çıkardı. Bizim gibi diğer yağ alıcı çocuklar da asla emin
olamazdı.
Nedenini bilemiyorum, evde de bunu kimseye anlatamazdık.
Sanırım diğer
çocuklar
da anlatamazdı.
Sırf bişi yemek için sahura kalkardık abi kardeş. O koku kimsede uyku
bırakmazdı
zaten. Ben Şavki Amcanın burnunda titreyen sıvının huninin içine
düşmediğini söyler, bişiden doya doya yerdim, ağabeyim ise kalktığı halde
huylanmasını yenemez, tek lokma bişi yemeden gerisin geri yatağa dönerdi. Babam
huylanırdı onun bu tavrından ama Allah’tan fazla üstünde durmazdı.
Şavki Amca ikinci evliliğini yapmış bir insandı. Minnacık bir karısı
vardı. Eski
eşinden olan oğlanlar ortaokulda ve öğretmen okulunda okuyorlardğ. Yeni
hanımından da birkaç çocuğu vardı. Çocuklardan birkaçının adını anımsayayım
diye
Dilerim yıllardır kendilerinden ayrı
düşmüş
bu kardeşlerine darılmazlar.
Şavki Amcayı anmak varmış kısmette. Nur içinde yatsın.
7
SILIKLI İBADİ
İlkokul son sınıfta olmalıyım; dedilerdi ki Sılıklı İbadi Dedeyi Ardahan’a doktora götürmüşler, durumu pek iyi
değilmiş.
Doktor ‘Sigarayı bırakmazsan öleceksin’ demiş.
O bırakamadı.
Ailesi ve komşularıyla birlikte biz çocuklar da, İbadi Dede bile bile
ölecek diye
üzüldük.
Bizim üzüntümüzün bir başka nedeni daha vardı.
Çocuk aklı işte, bu
yaşlı ve
ciddi sağlık sorunu yaşayan adam, bizim eğlencemizdi. Rahatız
etmezdik, fiziksel
bir temasta bulunmazdık, yalnızca bir yerlere siner, İbari Dedenin nefes
alış
verişini dinlerdik. Adamın nefes almakta zorlandığı için ıslık çalar
gibi çıkan soluk
sesleri bizi yerlere yatıracak kadar güldürür ve eğlendirirdi.
İbadi Dedenin ailesinden bir tek, yaşıtımız olan yüzü güzel bir torunu
aklımda
kalmış. O dönem her oğlan bir kıza güya sevdalanır, onunla köşelerden
işmarlaşırdı. Benim sürekli yüzüm yaralı olurdu ve üstelik de kulaklarım tekne
yelkeni
kadar büyüktü. Bu yüzden kızların benimle ilgilenmeyeceğini düşünürdüm.
Bu, adını unuttuğum güzel yüzlü kızı anımsayışım bundan değildi. Ankara
ya da İstanbul’da yaşayan bir akrabası gelmişti o zamanlar Dedegül’e ve
yeğeni bu kıza
çeşitli hediyeler getirmişti; defter, silgi, kalem gibi. Mevsim kıştı
ve kızın elinde
kırmızı, parlak bir kalem vardı. Bizi çağırır, kalemini koklatır, sonra
da karın üstüne
atarak oyun yapardı. Çok imrenmiştim o kaleme ve o kız bir kez olsun
ellememe
izin vermemişti.
Acımasız çocukluk işte; İbadi Dedenin bir başka huyu daha eğlendirirdi
bizi.
Elinde bir cam şişeyle aşağıya, köy meydanına iner, oradaki
bakkallardan bir şişe gaz yağı doldurtur ve geri dönerdi. Bu yağ, akşamları kandillere
konacaktı. İbadi Dedenin geldi¤ini daha Hacı Amcaların evinin giriş kapısı
hizasında iken
duyar, bizim otlu¤un duvar›na ç›karak beklemeye bafllard›k. Yafll› adam,
elinde
onu ölüme sürükleyen sigarayla karların içinde güçlükle yürümeye
çalışırdı. Can
derdine düştüğü için de dikkati dağılır, elindeki gaz yağı şişesini
unuturdu. Şişe
elinden düşmezdi hiç ama zamanla yere paralel hale gelirdi. Yağ
karların üstüne
kendiliğinden döküleceği kadar dökülürdü ama iş bununla bitmezdi. Elini
öne
arkaya götürdükçe kalan yağlar da parti parti karların üstüne
serpilirdi. Şişede kalan
yağ, ancak bir akşamı geçirecek kadar olurdu.
Yaşlı adamı uyarmak yerine kıkır kıkır gülerdik.
Bir zaman sonra evden çıkamaz olmuştu İbadi Dede.
Durumu agırlaşmış diyorlardı. Bizim bir tahta ambarımız vardı ve
üstünü güvercinler
mekan tutmuşlardı. Birileri bu tür hastalıklara güvercin eti iyi gelir
diye
öğütte bulunmuş. Bizden rica ettiler. Bir gece vakti ağabeyimi omuzlar
üstünde
oraya çıkarıp iki güvercin yakalattılar.
Güvercinler kurtaramadı onu.
Fiko’yla ben çok hüzünlenmiştik.
Elimizden oyuncağımız alınmış gibiydi.
Nur içinde yatsın...
8
KAHROLASI AMERİKAN YARDIMI
Kahrolasıca Amerika ben dördüncü, ağabeyim beşinci sınıfta okurken,
sanki
evimizde yokmuş, muhtaçmışız gibi, biz çocuklara süt tozu yardımında
bulundu.
Okula gittiğimizde bizi, bir kazan dolusu süt tozundan yapılmış, tadı
iğrenç süt
beklerdi. Bardağını doldurmadan kimse sırasına oturamazdı. Silindir tenekelerde yağ ve
plastik
torbalar içinde un da veriyorlardı.
Marşal Yardımı’ymış.
Amerika
Kore’de savaşan
askerleri için hazırlamışmış bunları. Savaş bitince elde kalanları
çöpe atmak
yerine bizim gibi ülkelere göndermeyi uygun görmüşler.
Belalı bir işti çantada cam bardak taşımak.
Bütün
öğrencilerde olduğu gibi çantalarımız kara bir bez parçasından yapılırdı
ve bu
çantaları çobanlar gibi boynumuza asarak okula gider gelirdik. Kumaş
içinde kırılacak malzeme taşımak çok zordu. Çocuktuk, okula gidiş gelişlerde
azar, kudurur,
karlar üstünde yuvarlanırdık. Bunları yaparken de çantalarımız
boynumuzda
asılı olurdu. Hele biri o kara torbaya tekme attıysa iş sarpa sardı
demekti. Kesinlikle
cam bardak kırılırdı.
O dönem şimdiki gibi değil ki.
Her evde bir cam bardak bulunması bile
mucizeydi.
Babam paraya kıymğş, iki oğluna iki cam bardak almğştı ve kırılma olasılığını aklından bile geçirmiyordu. Kesin konuşmuştu, nedeni ne olursa
olsun
bardaklar kırılmayacaktı. Babamı tanıyanlar bilir, kırılmayacaksa
kırılmayacaktır; bunun ötesi olamaz.
Ne var ki diğer arkadaşlarımızda olduğu gibi bizim bardaklarımız da en
az iki haftada bir kırılırdı. Fakat bunu babam asla bilemedi. Çünkü ağabeyim
Cemal
Çiftçi kırılan bardağın aynısından sihir yapar gibi bir yerlerden
çıkarır ve çantalarımıza koyardı. Bana da babama söylememem için sıkı sıkı tembih ederdi.
Söyler miyim hiç, ağabeyim hayatımı kurtarıyor.
Bardaklar kırıldıkça biz yerine koyduk ve bir kış böyle sürüp gitti.
Bahar belirtileri geldiğinde bir gün aıabeyimi gizlice bir şey yerken
gördüm.
Üsteledim, bisküvi arasına lokum koyuyormuş. Nereden bulduğunu sordum,
o
Meğer, bardaklar kırılınca babamın dayağından kurtulmak için bir yol
aramış
ve bizim kalın duvarlı tahta ambarın kilidini açmayı başarmış. Bir de
iki üç kilo
arpa alacak kadar bir torba edinmiş. Bardak kırılır kırılmaz torbayı
alıp ambara
giriyor ve tohumluk arpadan doldurup bakkala götürüyor, sattığı arpa iki
bardaktan
fazla tuttuğu için de artanına bisküvi ve lokum alıyormuş.
Ağabey yüreği, dayanamadı, sırrını açıkladığı gibi o günden sonra
lokumlu
bisküviden bana da vermeye başladı.
Ekimler Dedegül’de bahar aylarında kar kalkınca yapılırdı.
Babam ekim hazırlıkları içindeydi ve ben de o gün hasta olduğum için
okula
gitmemiş, evde kalmıştım. Babam ambara girip tohumlukların ne durumda
olduğunu yoklamak istemiş. Gördükleri şok etmiş adamı. Çünkü koskoca
tohumluk
arpanın ancak dörtte biri duruyor. Önce hırsızdan şüphelenmişler.
Fakat ağabeyimin
başka vukuatları da olduğundan en güçlü şupheli o olmuş.
Safın tekiydim o zamanlar. Babam, pohpohlayarak tohumluklar hakkında
sorguladı
beni. Önce biraz direndim. Fakat nasıl oldu bilmiyorum, birden her şeyi
anlatmaya başladım. Hatta hasta yatağımdan çıkarak ağabeyimin torbasını
sakladığı
yeri bile gösterdim. En ufak bir suçluluk duymuyordum bundan. Sanki
babam
beni pohpohladığı gibi ağabeyimi de pohpohlayacak gibi geliyordu bana.
Kötü şeyler oldu tabi.
Ağabeyim okuldan şarkılar söyleyerek gelip kapıdan girdiğinde babam
harmanda
öküz sürmek için kesilip saklanmış kırılmaz sopalarla karşıladı onu.
Annemi
de dışarı atarak işe girişti. Dehşet içine düşmüştüm. Bir insanın
bir diğer
insana bu kadar kıyacağını bir türlü kabul edemiyordum. Ağabeyimin
bağırışları
evden dışarı çıkmış, yan komşulara ulaşmıştı. Annemin dışardan gelen
feryatları
ayrı bir ciğer paralayan kaynaktı. İnsanların içeri girebilmek için
neler yaptılar anlatamam.
Ne tuhaf bir durumdur ki ağabeyim onu ele verdiğim için ne o gün, ne de
bu
gün bana tek bir sözcükle olsun bir şey söylemedi. Tam tersine kaldığı
yerden ağzının içinde gezdirmeyi sürdürdü: O cevvaldi ve güçlüydü. Köy içinde
komşu çocuklarla
kavga edince asla altta kalmazdı. Ne zaman dayak tehlikesi belirse
koşar
arkasına saklanır, oradan atıp tutardım hasmıma. Yaylaya çıkarken de
eteğine
asılmamı isterdi hep. Ben onun gibi hızlı tırmanamazdım yokuşları. İki
kişlilik
enerji harcardı ve of demezdi.
Kırşehir’den ayrılıp İstanbul’a gelirken de tavrını değiştirmedi.
Kazık kadar adamdım, üniversitede okumaya başlayacaktım ama hala
eteğine
asılı durumdaydım. Ortaokuldan sonra okumadı, polis oldu. Beni
yüreklendiren,
eksiklerimi tamamlayan ve para desteği veren yine oydu.
Unutmuş mudur o zamanki yaptığım işi bilemiyorum. Ben unutmadıysam o
da unutmamıştır elbet. Artık elli yedisine geldim, o yara içimde
tazeliğini ilk
günkü gibi korumaktadır. Kızsa, bağırsa, suçlasa, azarlasa, küserek
çekip gitse ne
iyi olur.
9
HEDİSE NENE
Tuhaftır, Hedise Neneden herkes tiksinerek söz ederken ben ona sevgiyle
yaklaşırdım. Kışın en ağır zamanlarında bize gelir, narlı sobanın dibine
çöker, kütleşmiş
ve yumuk yumuk olmuş nasırlı elleri arasına sıkıştırdığı metal
maşrapadan
Ağabeyim dahil
tüm insanlar
beni kınarlardı.
Çünkü hiç kimse onun elinden bir şey alıp yemez, su
bile
içmezdi. Onu bitli olarak niteler, temastan uzak dururlardı. Hedise
Neneninki
dillendilirdi ama o dönem tiksinen herkeste bit vardı.
Kısacası Hedise Nene sevilmezdi, dışlanırdı gerçekten; yalnızdı.
Bunu daha çok kendi huysuzluğuna borçluydu.
Dursun Amcaların bitişiğinde, harman alanlarına yakın bir yerde evi vardı.
Sanırım
başka mal varlığı yoktu. Derlerdi ki tarla ve çayırlarını yakın
akrabaları gasbedip
onu sokağa atmışlar.
Söylenti doğruysa bir kez evlilik yapmış. Hem huysuz, dikbaşlı oluşu,
hem pasaklılığı yüzünden kocası bunu boşamış. Hatta bir oğlu olmuş, bebek daha
kundaktayken
ölmüş. O gün bu gündür yalnız yaşarmış.
Birkaç ineği vardı, ama onları kış boyu besleyecek otu samanı yoktu.
Sırtında
ot sepeti, her gün bir komşunun kapısını çalar, inekleri için ödünç ot
isterdi. Çoğu kez eli boş döndürülse de yılmaz, aramayı sürdürürdü. Köyün altını
üstüne getirir,
sonunda hayvanlarının otuyla evine dönerdi.
Ekmek istediğinde, ot istediğinde, para istediğinde asla yalvarmazdı,
dilenmezdi.
Yazın yaylaya çıkacak, ineklerinin sütünden peynir ve yağ yapacak ve
borcunu
ödeyecekti. Aslında söylediğini de yapardı. Bazen iyi geçen yayla sezonu
sonunda
hayvanları için kışlık ot aldığı bile olurdu.
Çok bunaldığı zamanlarda çıkar evinin damına,
-Hırhız Gülhanım evime girmiş, birikmiş paramı, yağımı, peynirimi
çalmış!
diye bağırır, ortalığı ayağa kaldırırdı.
Gülhanım, Dursun Çiftçi’nin ikinci, genç eşiydi. Kadına kızgınlığı
kumalığındandı
sanırım. Çünkü Dursun Amca ve dolayısıyla biz onun uzak akrabasıydık.
Dursun Amcanın büyük eşi, amcasının kızıydı. Gülhanım Abla bu akrabaya
kuma
gelmişti, bu nedenle suçu büyüktü ve bu yakıştırmaları hak ediyordu.
Hedise
Nene bunu bazen Rüstem Amcanın karısı için de yapardı.
Sabahtan akşama dek bağırsa da kimse ona ilişmez, karşılık vermezdi.
Tipi esiyordu, bu kez hayvanları için ot alma sırası bize gelmişti.
Babam olur, dedi. O da sepetini avluya bırakıp içeri girdi. Tipi yüzünü,
ellerini
ve ciğerini yakmıştı.
-Biraz sobaya sokulayım, donum açılsın dedi.
Ağabeyim
ona ot verilmesine karşı çıktı, annemlerle tuhaf bir inatlaşmaya
girdi. Son sözü
babam söylediğinden sesini kesmişti.
Hedise Nene soba dibinde ellerini ısıtırken ağabeyim bir ara ortalıktan
kayboldu.
Boş insanın bile zor yürüdüğü bu tipili havada bir de evine dek ağır
taşları taşımıştı zavallı.
Kış ortasıydı, ama hava açıktı.
Komşuluk için evler arasında kardan kanallar açılmıştı. Hedise Nene
birkaç
gündür ortalarda görünmüyordu. Babam, git de evine bak, diye beni
yolladı. İlk kez evine giriyordum. Onun evinin de birkaç tane iç içe karanlık
sofası vardı.
Bizimkiler karanlık olurdu, onunkiler aydınlıktı. Çünkü düz damın belli
yerleri
çökmüştü ve içeri düşen güneş ışığı yolumu aydınlatıyordu.
En dip odaya vardığımda onun ve ineklerinin kokusunu aldım.
Hepsi bir odaya doluşmuştu.
Birileriyle
konuşuyor sandım önce, meğer inekleriyle dertleşiyormuş.
Sesi
sağlıksızdı.
İçeri girdiğimi görünce çok sevindi. Hastalandığını, ayağa
kalkamadığını,
ineklerinin de iki gündür aç olduğunu, onun için babamı çağırmamı
istedi.
Koşarak dışarı çıktım, babama haber verdim, yardım ettiler.
Kırşehir’e geldik, büyümüğtüm, ortaokula yazılmıştım. Geleceğim için
karar
Değme erkeğin bile kalkışamadığı şeydi onun yaptığı.
10
KOŞUN, KÖYE EŞŞEK GELMİŞ!
Yaz başlangıcıydı, köy halkının eli iş tutan hemen her üyesi kadınlı
erkekli
-Köye eşşek gelmiş, koşun köye eşşek gelmiş!..
Şaşmış kalmıştım; eşşek nedir ki?
Biz de oyunu bırakıp onların arkasına takıldık.
Harman yerine vardığımızda gördüklerime inanamadım: At desem at değil,
inek desem inek değil, manda desem hiç değil. Dana büyüklüğünde at
derili ve
toynaklı, uzun mu uzun kulaklı tuhaf bir sürü hayvan, hepsi de dünya
umurunda
değilmiş gibi davranıyor ve taş diplerinden ot koparıp karnını doyurmaya
çalışıyor. Heyecandan nefesimiz düzelmiyor bir türlü.
-Aha eşşek bu, dediler.
O zamana dek Dedegül ve çevre köyleri halkının eşek beslemediğini
farkettim.
Kim olduğunu anımsayamıyorum, yaşlıca bir komşumuz bizi uyardı:
-Yaklaşmayın, elinizi sürmeyin, kirlenirsiniz, kırklanmanız gerekir.
Uzak durduk eşeklerden, ama oradan da uzun süre ayrılamadık.
*
Meğer köye kalay, yüzük yapmak, tencere, kazan kulpu tamir etmek, elek,
kalbur
satmak için poşalar (bölge çingenesi) gelmifl. Böyle çoluk çocuk, at,
eflek, köpek
neleri varsa oradan oraya taşınır, köy köy dolaşır, kış bastırana dek
nafaka toplamaya
çalışırlarmış.
Zurnacı Binali Amcanın evinin doğu yönünde bir açıklık
vardı, çadırlarını, körüklerini ve portatif örslerini oraya kurdular.
Arı gibi çalışyorlar. K›sa sürede çevreleri köyün bakır sahanları, sitilleri ve
kazanlarıyla doldu.
Bir de konuşkanlar!
Sanki köyü bir günde çekirge sürüsü basmış gibi.
Yanılmıyorsam köylülerle Türkçe, kendi aralarında da bilemediğim bir dille
konuşuyorlar.
Akşama doğru köylülerle poşalar arasında gerginlik oldu.
Yayla zamanı olduğu için köyün tüm ahırları boştu ve poşalar atlarının
ve eşeklerinin
açıkta kalmasını istemiyor, boş ahırlardan birini kullanmak istiyorlardı.
Sorun, eşeklerdi.
Tüm köy halkı atların ve diğer hayvanların ahıra alınmasına karşı
çıkmıyordu
ama eşeklerin köye, sokak aralarına bile girmesine razı değillerdi.
Gerginlik arttı,
poflaların köyden kovulması gündeme geldi. Rıdvan Amca araya girdi,
eşeklerin
dışında kalan hayvanları ahırına alabileceğini söyledi. Bir süre sonra
bu çözüme
her iki taraf da razı oldu ve eşekler harman yerinde, atlar ve diğer
hayvanlar
Rıdvan Amcanın ahırında, poşalar da köyde gecelediler.
Poşaları izlemeye doyamamıştım. Çalgı çalıyor, şarkı söylüyor,
ağaçtan tırmık
yapıyorlardı. Tırmık yapımı beni kendine hayran bırakmıştı. Bu yüzden
poşalara
müthiş imrenmiştim. Koşarak eve geldim ve büyük bir gururla babama
dedim ki:
-Baba, bana bir testere, bir bıçak, bir de burgu bulun, size tırmık
yapayım.
Babam dehşete düştü, bunu başka kimseye söylemememi sıkı sıkı
tembihledi
ve bana poşaların yanına gitmeyi yasakladı.
Babamın bu tutumuna uzun
yıllar anlam
veremedim.
*
Bir ilkokul öğretmenimiz vardı. Sanırım adı Aslan öğretmendi. Yıl sonu
etkinliği için biz öğrencilere bir köy gazetesi hazırlatıyordu. Beni çağırdı ve
dedi ki:
-Sen iyi resim yapıyorsun. Gazeteye karikatür çiz.
Kabul ettim.
O yıllar biz çocuklar uçaktan atılan gazetelerin çayırlara yayılan ve
sağlam kalan
parçalarını kapışırdık. Bir seferinde bana resimli sayfalar düşmüştü
ve bunlar
karikatür resimlerdi. Örneğin, Fatoş, Güngörmüşler gibi adları vardı
tiplemelerin.
Olasılıkla Hürriyet gazetesinin eğlence sayfasıydı elimdeki. Yıllarca
saklamıştım o sayfayı.
Karikatür nedir, oradan biliyordum.
Meslek hayatımın ilk karikatürüydü çizdiğim. Konu, elbette eşekti.
Ortaya bir eşek çizmiştim. Çevresinde de köylüler vardı. Kimi
kulağından, kimi
bacağından, kimi kuyruğundan tutmuş çekiştiriyor. Hepsinin söylediği
tek
söz var:
-Baba, noolur bu akşam bize misafir ol!
Köylünün eflek karşısındaki tutumunu ironik bir şekilde ele aldığım bu
karikatürü öğretmene göstermeye korktuğumdan uzun süre sakladım.
Sıkıştırılınca
da çıkarıp verdim. Azarlanacağımı, cazalandırılacağımı sanmıştım.
Öğretmen
kahkahayla güldü ve başımı okşayarak beni takdir etti.
Gazete Kazım Ağabeyin dükkanının duvarına asıldı. Ortasında da benim
karikatürüm
vardı.
Günlerce dükkanın çevresinden ayrılamamıştım. İnsanların tepkilerini
merak
ediyordum. Bir de o eseri çizen sanatçının ben olduğum bilinsin
istiyordum.
Sanırım bu kimsenin umurunda değildi, yırtındığımla kaldım.
11
ABUŞ’UN DON SORUNU
Abuş, Rıdvan Amcanın küçük oğlunun kısaltılmış adı.
Gerçek adı Abdurrahman Çiftçi.
Dedegül’den taşınıp Kırşehir’e yerleştiğimizin üçüncü yılıydı. Okula
devam
etmek için Reflat Çiftçi ve İsa Çiftçi bizim yanımıza gelmişlerdi.
Reşat Abi Sanat
Okulu’na, İsa Abi ise Liseye gidiyordu. Ben, ağabeyim Cemal, Recep
Amcanın
oğlu Muzaffer ortaokul öğrencisiyiz. O yıl okula ara vermiş olan Yücel
Çiftçi ve
ilkokuldan sonra okumak istemeyen Abuş da bizimle beraber. Yedi kişi
tek gözden
oluşan bir ev tuttuk kent merkezinde. Akşam eve toplanıp yatakları
açtığımızda zeminde el kadar bile açıklık kalmıyordu. Herkes birbirinin koluna
bacağına basarak yer değişltirebiliyordu. Tek kapılı ve tek pencereli bu
tandır evinin
içinde gece ilerledikçe zaman zaman nefes almak sorun oluyordu. Ama biz
buna
kısa sürede alışmıştık.
Abuş’la Yücel Çiftçi arasındaki dalaşmayı saymazsak, herkes halinden
memnundu.
Bu ikilinin bölüşemediği neydi bilemiyorum, hemen her gece kavga eder, birbirlerinin
gırtlağına sarılırlardı. Reşat ve İsa Abi araya girer, onları
yataklarına sokarlardı.
Fakat onlar gecenin ilerleyen saatlerinde karanlıkta birbirlerine laf
atar,
birbirlerini kışkırtır, yeniden kavgaya tutuşurlarmış. Ben gürültülere
uyanmazmışım. Hatta derlerdi ki ‘kavgacılar senin üstünde kapıştılar. Eline,
koluna, yüzüne
bile bastılar ama sen uyanmadın.’ Böylesini gerçekten anımsamıyorum.
Abuş, Kırşehir’in sosyete lokantası sayılacak olan Saray Lokantası’nda
çalışıyordu.
Bulaşıkçı olarak girmişti oraya, fakat forsu yüksekti. Hem iyi maaş
alıyor, güzel
yemek yiyor, hem de önemli insanlarla tanışıyordu. Bizim yanına
yaklaşmaktan
çekindiğimiz insanlar Abuş’u görür görmez selam veriyor, hatırını
soruyor,
senli benli şakalaşıyorlardı.
Yücel Çiftçi ise birkaç küçük lokantada garsonluk işi bulmuştu. Bir
köylü çocuğu için kent kültürüne alışması kolay olmuyor. Bir lokantada müşteri
yemeğini
bitirmiş, garson Yücel Çiftçi’den kürdan istemiş. O da mutfağa
sipariş vermek
için seslenmiş:
-Kürdan biiir!
Belki tabak taşırken baş parmağı da yemeğe dokunuyordu.
Bu ve benzer gerekçelerden olacak, sürekli lokanta değiştiriyordu.
Yücel Çiftçi’nin en son bulduğu iş, bir açıkhava kahvehanesinde
garsonluktu.
Bu işi sevmişti ve uzun süredir işe keyifle gidip geliyordu. Ben de
ondan iki yaş
küçüğüm ve okuldan artan zamanlarımda yanına koşuyorum. Kahve geniş
kaldırımı olan bir alandaydı ve masa sandalyenin tamamına yakını bu açık
alana taşınmıştı. Amcamoğlu kayırır, bana da arada çay verirdi.
Bir ikindi vaktiydi. Ben yine Yücel Çiftçi’nin çalıştığı kahvehaneye
uğramış,
bir kenara ilişmiş, çay verilir umuduyla bekliyordum. Birden Abuş’un
sesini işittim.
Kulaklarıma inanamadım. Bu saatte lokantasında bulaşık yıkıyor
olmalıydı.
Yerimden fırlayıp sesin geldiği yere koştum. İkili yine kapışmıştı.
Abuş, biraz da
çevreden utandığı için çekimser davranan Yücel Çiftçi’nin yakasına iki
eliyle yapışmış bas bas bağırıyor:
-Donumu ver ulaaan!
Herkes şaşkın, Yücel Çiftçi’nin yüzü utançtan kıpkırmızı kesilmiş.
Abuş’un
ağzından köpükler saçılıyor:
-Donumu ver ulaaan!
Yücel Çiftçi, yatıştırıcı ses kullanıyor ve onu ikna etmeye çalışıyor:
-Abuş, eve gidince çıkarır veririm; burada olur mu oğlum?
Abuş’un gözü dönmüş bir kere, gırtlağını yırtıyor:
-Şimdi vereceksin. Çabuk çıkar donumu, burada ver!
Müşteriler girdi araya, kahvehanenin sahibi geldi ricacı oldu.
Abuş dinlemiyor:
-Çıkar ulan donumu! Hemen burada alacağım onu senden!
Çok uğraştılar, Abuş da yoruldu, siniri yatıştı, lokantasına döndü.
Meğer Abuş akşamdan bir don yıkayıp kuruması için dışarı asmış.
Yücel de
banyo yapmış, dışarda asılı temiz donu görmüş, almış, giymiş.
Abuş’a ait olduğunu bilse yine de giyer miydi, bilemem...
12
ŞEHRİ DAYI
Basma keserek para kazanmaya çalışan yaşlıca bir amca vardı. Ona
herkes Şehri
Dayı derdi. Bu, gerçek adı mıydı bilmiyorum. Kısa boylu, içine kapanık,
kedi
yavrusu gibi sevimli bir dedeydi Şehri Dayı. Onu Rüstem Çiftçi’nin
evinde parayla
maraba olarak çalışırken de görmüştüm. Alışıldık bir insan tipi
değildi.
Kimle karşılaşsa şakaya maruz kalırdı.
Şehri Dayının küsmesi meşhurdur, derlerdi. Ben hiç rastlamamıştım.
Bahar aylarındaydık sanırım, Hakkı Çiftçi’nin eşi Nezaket Abla
basmaları (bir
tür tezek) kestirme zamanının geldiğini, Şehri Dayı’yı çağırmak
gerektiğini söyledi.
Şehri Dayı omuzunda demir ağızlı bir bel olduğu halde çıkageldi.
Kırışık yüzü ve yamadan asıl kumaşı görünmeyen giysileriyle
alışılmadık bir
görüntüsü vardı. Paçavra yığını bu adamın her hareketini izliyorduk. O,
Nezaket
Ablayla bir şeyler konuştu ve basmalara yöneldi. Basma, k›fl boyunca
ahırlardan
alınan hayvan dışkısının açık alanda yayılarak kurutulmasından meydana
geliyordu.
Kerpiç iriliğinde kesilerek önce olduğu yerde kurumaya bırakılıyor,
sonra da
birbiri üstüne yığılarak kalak yapılıyordu. Bu da bir tür tezekti ve bir
sonraki kış
için iyi yakacak olacaktı.
Çalıştığı sürece dibinden ayrılmamıştık Şehri Dayı'nın. Öyle ki bazen
taciz bile
etmiştik, kızıp kovalamıştı yanından. Bahçe çeperinin üstüne oturup
onu gözhapsine aldık. Bir an önce küsmesini istiyorduk. Buna hiç tanık olmamış
bizler
için önemliydi bu.
Beklediğimiz olmadı. Şehri Dayı küsmedi.
Bizden 5-6 yafl büyük olan ve Ardaahan’da ortaokulda okuyan İsa Abi
bizim
derdimizi anladı. Fiko ile bana “Yemek zaman› bize gelsenize” dedi.
Çağırmasaydı
da giderdik zaten. Öğlen yemek vakti gelince Nezaket Abla kapı
eşiğinden Şehri Dayı'ya hitaben bağırdı:
-Hadi buyurun yemeğe.
Fiko’yla ben herkesi sollayarak içeri daldık ve yer sofrasında baş
köşeyi kaptık.
Nezaket Abla bizi alt kısımlara kovaladı. Olsun, biz Şehri Dayı'yla aynı
masaya
oturmuştuk, gerisi önemli değildi. Evin içi serin olduğu için Nezaket
Abla sobayı
yakmıştı. Bu yolla hem ev ısıtılıyor, hem de soba üstünde çay
kaynatılıyordu. Şekerler o zamanlar Turhal’dı ve sobaya yak›n tutulur, iyice kurumaları
sağlanırdı.
Nezaket Abla da bunu yapmıştı.
Yemek yendi, sıra çay içmeye geldi. Şehri Dayı sobanın bir yanına
sokuldu, İsa
Abiyle biz de diğer yanında kaldık. Nezaket Abla hepimize çay, birer
parça da
kırtlamalık şeker verdi. Şehri Dayıya ise bir bez üstünde bir sürü
kırık şeker ikram
etti. İsa Abinin fiehri Dayı'nı›n şekerlerinde gözü kalmıştı, kıvranıp
duruyordu.
Soba yandığından şekerlere ulaşmayı bir türlü başaramamıştı.
Sonunda Nezaket Ablanın olmadığı bir anı kollayıp bizi de siper aldı,
yere yayılıp kolunu sobanın altından sokarak uzattı, Şehri Dayı'nın şekerlerine
ulaşıp
avuçladı. Tamamına yakınını kapmıştı. Yeni bir parça şeker almak için
mendile
uzandığında durumu anladı Şehri Dayı ve hemen elindeki bardağı yana
bırakarak
başını yere asıp kıpırtısız durmaya başladı.
Meğer küsmüş.
Nezaket Abla içeri girip Şehri Dayı'yı o konumda görünce durumu anladı.
Şehri
Dayı dünyayla ilişkisini kestiği için sorulan hiçbir soruyu
yanıtlamadı. Nezaket
Abla kimin ne yaptığını sorduğunda keyifle İsa Abiyi ele verdik. Hemen
İsa
Abi evden kovuldu, kumaş üstüne eskisinin iki misli kırık şeker kondu,
yalvarıldı
yakarıldı ama Şehri Dayı kılını kıpırdatmadı.
Basmanın kesimi yarım kaldığı için Nezaket Abla sıkıntı içindeydi.
Gün ikindiyi geçtiği halde Şehri Dayı oturduğu yerden kalkmamıştı.
Akşama Hakkı Amca eve geldiğinde sönmüş soba yanındaki Şehri Dayı'yı
gördü
ve durumu anladı. Onu o gün kendine getirmenin olanağı yoktu. Koltuğuna
girerek ayağa kaldırdılar, dışarı çıkardılar. Şehri Dayı özgür bırakılmış bir kuş gibiydi. Demir a¤ğızlı belini
omuzuna aldı,
evine yollandı.
O gün onunla konuşmayı başaran olmadığını söylemişlerdi.
Ertesi gün gelmiş, biz yokken basmanın kalanını kesmiş, gitmiş.
13
BEŞİR EMİ VE REŞAT ÇİFTÇİ
Reşat Abi, Rıdvan Amcanın iki numaralı oğludur.
Bizden de sanırım 4-5 yaş
büyüktür. Bu yafl farkının şimdilerde bir anlamı olmayabilir, fakat
ilkokul öğrencisi
olan bizler için ciddi bir sorundu. Reşat Abi, İsa Abi, hatta onlardan
birkaç
yaş büyük olan Adil Abi Ardahan’da ortaokulu okumuşlardı ve
babalarımız onlara
yetşkin muamelesi yapıyordu. Sorun ettioimiz de buydu.
Reşat Abi, sesi güzel bir delikanlıydı. Özellikle davetlerde ve
toplantılarda istek
alır, radyo türküleri söylerdi. Beğenilmek yüzünü gülücüklerle
doldururdu.
Biz de ona çok gülerdik. Bu yüzden onu gördük
mü bir şekilde yanına ulaşırdık.
Yayladaydık, yayla evlerinden 30-40 metre uzakta, Köroğlu Kayaları’nı
gören
yamaçta kuzularımızı güdüyorduk. Kısa süre sonra o yamaca kendi kuzularıyla Reşat Abi de geldi.
Hemen çevresini
sarıp şakalar yapmasını beklemeye başladık. O da bu ilgiden memnundu.
Fakat durup dururken de şaka yapılmıyordu.
Israrlı bakışlarımız ve sırnaşmalarımıza dayanamamış olacak ki
beklediğimizi
yapmaya karar verdi. Şakanın konusunu da seçmiflti: Beşir Çiftçi.
Beşir Emi, kuzularıyla öteki yamaçta, Köroğlu Kayaları’nın güney
tarafındaydı.
Bu sırttan bakınca, belki biraz da pustan olacak, kim olduğu
seçilemiyordu
ama Reşat Abi, onun Beşir Emi olduğundan emindi.
Yapacağı basitti. O küfredecek, adamcağız uzakta olduğu için duymayacak
ve
biz, büyük adamın yüzüne karşı küfür ettiği için güleceğiz.
-Bakın şimdi, nasıl küfür ediyorum, görün, dedi.
Biz, Reşat Abinin bu işi bağırarak yapacağını sanmıştı›k. O sesini
alçalttı ve
yalnız bizim işiteceğimiz tonda haykırdı:
-Beşir Emiiii, ağzan osurem!
Tam biz gülmeye hazırlanyorduk ki onca uzaktaki Beşir Emi yanıt verdi.
-Osur Reşatcan osur. Osurmayan bir sen kalmıştın. Sen de osur, eksiğim
tamam
olsun!
Reşat Abinin yüzü kıpkırmızı kesildi, ne yapacağını bilemedi.
Bu olay bizi aylarca oyalamaya yetmişti.
Reşat Abi yokken bile birbirimize:
-Beşir Emiiii, ağzan osurem, diye bağırıyor,
-Osur Reşatcan osur, yanıtını verip kahkahalarla yerlere yatıyorduk.
Reşat Abi Ankara’ya yerleşmiş, şimdi torun sahibi.
Yanlış duymadıysam, Beşir Emi çoktan rahmetli olmuş, nur içinde
yatsın.
14
KUKKİ, KUKKİ, KUKKİİİ
Kazım Abiye ait köy meydanındaki bakkalın batı tarafındaki evin bir
boğası
vardı. Bu boğanın yaz ortasında orada ne işi vardı, bilemiyorum. Evin
Hacı ve Şavki Amcaların evine bakan arka cephesinde yığma taştan bir ağılı
vardı ve simsiyah
bu boğa oraya kapatılmıştı. İçeride sinirli hareketlerle dolaşan bu
hayvan ara
ara da alışkın olmadığımız türden sesler çıkarıyor, boynuzlarını
çeperin siyah taşlarına vuruyordu.
Yayla zamanı olduğundan, köpekleri saymazsak, köydeki tek
hayvandı.
Bizim Fiko, Hacı Amcanın oğullarından biri (belki de Cabo) ve
ben hemen
bu hayvanla ilgilenmeye başladık. Kısa zaman sonra büyükler bunu
farketti
ve boğadan uzak durmamızı, aksi halde başımıza iş açabileceğimizi
söylediler.
Bu uyarılar bizi daha da kışkırttı.
Büyüklerin görünmediği anları kollayarak çepere dışarıdan tırmanıyor,
hayvanı
ses ve işaretlerle taciz ediyorduk. Bizi gören hayvan burnundan
soluyor, ağılın
içinde dört dönüyordu.
Zamanla bu da bizi tatmin etmez oldu.
Derken oradan geçen bir yaşıtımız bizi şöyle yönlendirdi:
- K u k k i i, diye bağırın, iyice kudursun.
Bu fikir gerçekten de hoştu. Hemen üçümüz üç koldan bağırmaya
başladık:
-Kukki, kukki, kukkiiiiii!
Sırrı neydi, bilmiyorum, bu sesler boğayı müthiş etkilemiş, çileden
çıkmasına
neden olmuştu. Üstümüze üstümüze geliyor, çepere çarp›p duruyordu.
Son bir hamleyle kendini çepere öyle bir vurdu ki, yığma taş duvar yarı
beline
dek yıkıldı. Her birimiz bir tarafa kaçmaya başladık. Boğa boynuzlarını
doğrultmuş
arkamızdan geliyordu.
Gürültüler dükkandaki büyükleri dışarı döktü.
Ben
aralarından sıvışıp bakkaldan içeri daldım. Fiko ve (belki de) Cabo ne yapıtı,
nasıl kurtuldu,
bilmiyorum.
Büyükler toplandı, urganlar, zincirler alındı ve hayvan avı başladı.
Ertesi gün Kazım Abinin dükkanına giderken çeperin uzağından dolaştım.
Yine
de dayanamayıp başımo uzatarak boğayı inceledim.
Sakindi ve sanki beni tanımamıştı.
Bu işime geldi ve içim rahatlamış bir şekilde alışverişimi yapıp
evime döndüm.
15
RADYOYA DOKUNMAK
Biz ilkokul öğrencileri teknolojiyle ilk Kazım Abinin bakkal dükkanında
Tezgahın üstünde 30x30 cm büyüklüğünde, 20 cm yüksekliğinde pırıl pırıl
parlayan bir ahşap sandık ve yine pırıl pırıl parlayan, ahşap sandığa
tutturulmuş
sarı metalden iri ve çukur bir sahan duruyordu.
Sonra köyümüzden yetişmiş babam yaşlarında bir öğretmen geldi,
sandığın
yan tarafına küçük metal bir kulp taktı, çevirdi. Çevirme süresince
gırrrç gırrrç
sesleri bize dek ulaşıyordu. Sonra bir çantadan simsiyah disk şeklinde
bir levha
çıkarıp sandığın üstüne yerlaştirdi. Bir de ucu dikiş iğnesine benzer
hareketli bir
kolu bu siyah diskin üstüne yatırdı.
Herkes sustu, durmadan dönen kara disk tıpkı insanlar gibi saz çalmaya
başladı.
Sarı sahanın içinde sanki biri vardı ve saza eşlik ederek türkü
söylüyordu:
Derdimi söylesem derin dereye,
Doldurur dereyi düz olur gider.
Aşık Veysel’miş söyleyen, çok sonraları öğrendim.
Gramofon o gün tekrar sır olup gitti, ama büyüsü asla zihnimizden
silinmedi.
Tam buna alışıyorduk ki bir de baktık Hacı Amcanın bakkal dükkanının
dama
yakın bir yerinde ağzı açık bir teneke kutu. Bu kutu da içinde insan
varmış
gibi türkü söylüyor.
Meğer Hacı Amcanın oğullarından biri Ardahan’dan radyo alıp babasına
hediye
olarak getirmiş. Hacı Amca bu pilli aleti tezgahına, elinin altına
yakın bir yere
koymuş, komşular da dinlesin diye Vita tenekesinden bir hoparlör ağzı
yaptırıp
içine de hoparlör yerleştirerek dükkanın dışına asmış.
Bir zaman o duvarın dibinden ayrılamadık.
Sonraları içeri girip radyoyu görme şansı da elde ettik.
Büyükler ‘acans’ dinlemek için belli bir saatte Hacı Amcanın dükkanında
toplanırlardı.
Haberler başlamadan önce radyoda türkü çalardı, yaşlılar da sessizce
ve
keyifle onu dinlerlerdi.
Fakat bir sorun vardı. Türkü söylenirken ses bir alçalıyor, bir normale
dönüyordu.
Büyükler bunun nedenini tartışlır olmuştu. Sonra kim olduğunu
anımsayamadığım birisi noktayı koydu:
-Adam ayakta bir o yana bir bu yana yürüyerek türkü söylüyor ya, alçalma
yükselme
ondandır. Bakın, adam bize doğ¤ru geliyor, sesi net duyuluyor, bakın
sırtını
döndü öte tarafa gidiyor, bizden uzaklaşıyor, haliyle sesi alçalıyor,
az duyuluyor.
Bu açıklama herkese çok mantıklı gelmişti. Acans dinlenir, Hacı Amca radyonun topaç kadar iri düğmesini geri itip radyoyu kapatır, herkes evine dağılırdı. Biz çocuklar bir türlü dükkandan çıkmak istemezdik.
Tüm hevesimiz, bir kez olsun radyoya dokunmak, onun topaç gibi
düğmesini dışa doğru çekip çalmasını sağlamaktı.
Kim bilir, belki istesek Hacı Amca bize izin verirdi, ama buna bir türlü
cesaret
edemezdik.
Bir gün babam Hacı Amcanın bakkalından bir şey almam için beni
gönderdi.
Yaz ayıydı, birkaç gün evden hiç çıkmadım. Kimse de şikayetçi olmadı.
Müthişti, o yaz ‘radyoya dokunmuş adam’ olmanın keyfini doya doya
yaşadım.
16
KUMPUR
Ne zaman Ortaköy’e insek dayılarımı ve Şedevan Köyü’nü anımsarım.
Nedense bizim köyde, Dedegül’de patates tarımı yapılmazdı. Oysa
dayılarımın
birkaç kilometre ötedeki köyü bu işte ustaydı.
Dayılarım her yaz sonu patates hasatı için annemi çağırırlardı. Babam da
bizimle
gelirdi bazen. Davet bizim işgücümüzden yararlanmak için değildi. Dayı
mların babaları erken yaşlarda, anneleri de herkes çocukken ölmüş.
Evin direği
en büyük kardeş olduğundan annem olmuş. Dişli bir kadındı annem,
kardeşlerini
elaleme muhtaç etmemek için var gücüyle çalışmış, ağzının içinde
büyütmüş
hepsini. Onun için bir bakıma anne yerine koyarlardı annemi. Bu davet
biraz da
ablalarını, manevi annelerini köylerinde ağırlama bahanesiydi.
Gittik mi
patates
tarlasına girer, gün doğumundan gün batımına aralıksız çalışırdık. Yaşlı, genç,
çocuk hepimiz o tarlada olmaya can atardık.
Evleri köyün ortasındaydı İsrail Dayımın. O, oğanların en büyüğü idi ve
diğer oğlanlar Zonguldak Kilimli’deki kömür ocaklarına çalışmaya
gittiğinden
(emin değilim, küçük kardeş Emirşah henüz gitmemiş olabilir) anne ve
babadan
kalan koskoca evde tek aile oturuyordu. Tarlalar da onun icarına
kalmıştı. Köy yerinde
Büyük bir tahta ambarı vardı evin giriş bölümünde. Biz gidince ardına
kadar
açardı. Tereyağı, peynir, kaymak ne istersen vardı ve sınırsız kullanıma
açıktı.
Böyle yapmasına annem çok kızardı.
Nasıl kızmasın? İsrail Dayımın yalancılığı kadar bonkörlüğü de dillere
destandı.
Tanıdık kimi görürse kolundan tutar eve alır, yedirir içirir, cebine
harçlık koyar
gönderirdi. Maddi gücü bu bonkörlüğü kaldıracak cinsten değldi, ev
halkını
bu yüzden çok mağdur ettiği bilinen bir şeydi.
İşi öyle abartırdı ki bazen, amcasının kızı ve birkaç yaş büyük de olan eşi
Şerife Abla çileden çıkar,
söyleyenler
doğru aktarıyorsa eğer, bir sopa alıp köy meydanında kovalarmış onu.
Dayım Şerife
Ablaya el kaldırmayı düşünmemişti hiç. Çünkü o hem karısı, hem anası,
hem
de akrabasıydı.
Bonkörlük kusuruydu, ama o da Zonguldak’ta kömürde
çalıştığı
için ciğerleri iyi durumda değildi. Nefes alğş verişi alçak tondan
çalınan ıslık sesine
benzerdi. Şerife Abla bu yüzden ona bir abla şefkatiyle yaklaşırdı. O
da Şerife
Abla kızıp eline sopa aldığında bir küçük kardeş utangaçlığıyla köy
meydanına kaçar, kendisini koruyacak saçak, insan arardı.
Bir keresinde dayıma para vermiş, Ardahan’a entarilik kumaş almaya
göndermiş Şerife Abla. Yakınlarının düğünü olacak, dikip orada giyecekler. Dayım
yemin
billah, kimseye bir şey ısmarlamayacağına söz vermiş, almış parayı
gitmiş.
-İyi, iyi, sağlığı yerinde, deyip geçiyor hepsi.
Düğün günü çıkıp geliyor. Tabi eli boş.
Kızılca kıyamet kopuyor.
Meğer dayım Ardahan’a varınca uzun zamandır görmediği ahbaplarına
rastlıyor ve “Sizi ağırlamadan bırakmam” diye ısrar ediyor. Daha ilk günden
elindeki
parayı lokantalarda konuk ağırlamada bitiriyor. Aklı başına geldiğinde
dizlerini
dövüyor ama olan olmuş. Fakat bir türlü Şedevan’a, eve gelemiyor.
“Şerife beni
keser” diyor, başka bir şey demiyor.
Büyükler araya girip Şerife Ablayı yatıştırıyorlar. Konu kapanıyor.
Bunun için annem kardeşinin ambar kapısını böyle ardına kadar açık
tutmasına kızıyordu.
İsrail Dayım bu, dikiş tutar mı?
Biz çocukların patates tarlasında çalışmaya böylesine istekli olmamızı›n
nedeni
bu dayımdı.
Daha patateslerin ilk yumruları göründüğünde koşar gider, çalı, çırpı,
odun ne
varsa getirir, tarlanın mezarlığa bitişik duvarının dibinde yalımları
minare kadar
yükselen ateş yakar, kor halini alması için sağından solundan
körüklemeye başlardı.
Ustasıydı bu işin, odunlar yanar ve dev bir çember şeklinde kor
otururdu zemine.
Çok fazla yaklaşamazdık biz, sıcaklık yüzümüzü yalar, tenimizi
kızartırdı.
Dayım etkilenmezdi bundan. Sevdiği iri ve güzel patatesleri bu karların
en uygun
yerlerine gömer, bize kumpur yapardı.
Dayımların köyünde patatese kumpur
denirdi.
Onlar ara ara kartol da derdi. Ama en az patates denirdi.
Kumpurlar közün altında piştikçe “tısss tısss” sesler çıkarırdı. Bu
sesler, ortası
yarılıp içine tereyağı ve yeşillenmiş göğ peynir basılarak
tatlandırılmış hallerinin
müjdecisiydi. Dayım patatesleri közlerin içinden çekmeye başladığında
annem
işini bırakır, dayımı tahta kaşığı da elinden alarak yağ ve peynir
kolapalarının
(ahflap kasnaktan yapılmış derin kap) başından kovardı. Bu bizim hiç
hoflumuza
gitmez, homurdanırdık.
Annem malzemeyi tadımlık koyardı.
Oysa dayıma
“Koy
koy, daha koy” dedikçe kumpurun içini yağ ve peynirle tepeleme yığardı.
Öyle ki
daha kumpurun yarısına gelmeden parmaklarımızın arasından sıcak
tereyağıları
akmaya başlardı.
Patates hasatı yaklaşık bir hafta sürerdi. Bu süre içinde kumpur yemeye
doyardık.
Dönerken bir çift öküzün çektiği iki tekerlekli kaşka arabamızın
arkasını çuval
çuval patatesle doldurur, bizi öyle yolcu ederdi dayım. Daha
Şedevan’dan çıkıp
Maniyok çeperlerine geldiğimizde bir sonraki yılın kumpur şölenini
özlemeye
başlardık.
İçimiz burkularak geride kalan ve giderek küçülen Şedevan
Köyü’nün
düz damlı evlerine bakardık.
Yapacak bir şey yoktu. İnsan uyanınca rüya bitiyordu.
Babam yeniden Kırşehir’e, Gölhisar Köyü’ne göçme kararı aldı. Ben o
zamanlar
ilkokul sonuncu sınıftaydım. Kumpur şenliğini anımsadığım kadarıyla iki
güz yaşadım.
İstanbul’da, Ortaköy’de gördüm yıllar sonra bu yiyeceği.
Bir adı, bir de içine konan birkaç malzeme benziyor dayımın kumpurlarına
bu
kumpirlerin.
Eksik olan, o sıcaklık, insan sıcaklığıdır.
17
YALAN USTASI İSRAİL DAYIM
İsrail Dayım dayılarımın en büyüğü. Ortanca dayımın adı İsmail,
küçüğünün
ise Emirşah. Emirşah da kömürde çalıştı. Galerilere en az inen
işçiydi, ciğerleri de
o oranda az etkilendi. Elektrikçiydi, gereksinim olmadıkça labirentlere
inmezdi. İsmail Dayım ise bildiğim kadarıyla birkaç yıl çalışıp İstanbul’a
gelmiş. Onda kömürden
kaynaklanan ciğer sorunu yoktu. Oysa abisi İsrail Dayı›m nefes darlığı
içinde uzun bir ömür geçirdiği halde ilk kaybettiğimiz İsmail Dayım
oldu.
Dayılarımın ilginç özellikleri vardı.
Büyük dayım İsrail çok yalan söylerdi.
Ortanca dayım İsmail, kellesini kessen yalanı ağzına almazdı.
Küçük dayım Emirşah ise yalan söylememek için çok direnir, ama
dayanamaz,
sözlerinin içine pembe olanlarını sıkıştırırdı.
İsrail Dayım, örneğine az rastlanır türdendi.
-Oğlum İsrail artık yalan söyleme, ayıp
oluyor, utanıyorum.
-Bacı (abla demektir), vallaha artık
söylemiyorum
-Ulan oğlum, bak gene yalan söylüyorsun!
Dayımın yalan söylemesinin boyutu öyle büyüktü ki çocukları bile
anlattığı
öykülerin tek birine dahi inanmazdı. Bir Allah’ın kulunun bile
inanmadığı palavraları
insan ısrarla nasıl anlatır? O, sanki ortada bir şey yokmuş gibi
anlatmaya
devam ederdi. Öyle ki yaşça büyükleri çekinmez ve sözünü keserek,
‘yeter İsrail,
yalan dinlemekten kulağımız şişti, bize de acı oğul,’ derlerdi. O, ise
hiç istifini
bozmadan bildiğini okurdu.
Annem onun yalancılığının Elet Dayısından geçtiğine inanırdı.
Annemin, dolayısı ile dayımın dayıları iki kardeşmiş. Şedevan Köyü’nde
otururlarmış. Babam onların anne tarafından akrabamız olduğunu söylerdi. Diğerinin
adı da Eflet. Elet Dede yalan söyleyen, Eflet Dede ise ağzına yalan
almayan
olanı. (Dilerim adları ters söylemiyorumdur.) İsrail ve İsmail
dayılarımda olduıu
gibi.
Ben dayımlara kumpur yemeye gittiğim yıllarda Eflet Dede çoktan
ölmüştü.
Elet Dedeyi ise bir gölge netliğinde anımsıyorum. Çünkü Dedegül’de
evimizde
adı sıkça geçerdi ve benim için bir tür masal kahramanıydı. Kumpur
şenliğinde
bize uzaktan selam verip camiye, namaza gitmişti. Namaz sonrası
döneceğine
söz verdiği halde gelmemişti. Annem,
-Dayım namaza giderken bile yalandan vazgeçmiyor,
diyerek tepkisini göstermişti.
Elet Dedem gençliğinde de çılgın biriymiş.
Babası sürekli arkasını toplarmış, baş edemezmiş. Yalan söylediği
kadar söylenen
yalanlara da kanarak iş görürmüş.
Birçok gülünç öyküsünü
anlatmışlardı.
Aklımda kalan en net serüveni yaklaşık şöyleydi:
Birkaç gün sonra babası olayı öırenmiş. Dedem,
-Ama
baba, çok
güzel yorga gidiyor, diye savunmuş atı.
Babası da yanıt olarak oğluna
o an şu
dörtlüğü söylemiş:
‘Aşağı gider ırgalar
‘Yukarı gelir yorgalar
‘Müjdeler olsun kargalar
‘Elet size bir at aldı’
Babasının söylediğinin gerçekleşmesi için bir hafta yetmiş. Kurtlar
Elet Dedenin
yorga atını kırlarda parçalamış, leşini kargalar didiklerken
bulmuşlar. İsrail Dayım huyunu bu dayısından almışmış. Ömrü onunki gibi bitmek
bilmeyen
yalanlar ve yukarıda anlatılan serüvenlerle geçti.
O dönemlerde erkekler köyden ve kent sınırlarından ancak askerlik görevi
için
çıkardı. Kadınların büyük çoğunluğunun Ardahan’ı bile göremeden öldüğünü
bilirim. Savaş sonrası dönemdi ve kıtlık vardı. Ankara, İstanbul,
Erzurum gibi
İnsanlar inanm›yordu ama, Allah’›n suyunu bile parayla satıyorlardı.
Dayım
için bunların hiçbir önemi yoktu. O çeker ahırdan bir sığırı Ardahan mal
pazarına sürer, ucuz-pahalı demeden satar, parayı koynuna koyup doğruca otobüs
garına giderdi. Hangi büyük kente gideceği o anki keyfine bağlıydı.
Döndüğünde de gördüklerini, karşılaştıklarını uzun uzun anlatırdı.
Dinleyenler bıkar, “Yeter artık” derlerdi, durdurabilene aşkolsun.
Birinde Ankara’dan gelmiş, şunları anlatıyormuş:
Ankara’nın sosyete sokaklarında dolaşırken yanında siyah renkli çok
güzel bir
makine (otomobil) durmuş. Arka kapı açılmış, içeriden bir adam çıkıp
kendisine
doğru gelmeye başlamış. A, bir bakmış Adnan Menderes! Heyecanlanmış. Menderes
yanına yaklaşıp onu kucaklamış ve demiş ki:
-Yahu İsrail, Ankara’ya geliyorsun da bana uğramıyorsun, kalbim kırıldı
vallaha.
Sana hiç yakıştıramadım.
Otobüsten yeni indiğini, uırayacağı bazı önemli makamlar olduğunu, ona
da
bir ara uğrayacağını söylemiş. Adnan Menderes işin fazla üstünde
durmamış,
-Gel
demiş, düğüne davetliyim, birlikte gidelim.
Sedirlere, şiltelere oturmuşlar, yerlere siniler konmuş. Tavuk mu
dersin, et mi
dersin, süt mu dersin, her şey gani. Yemişler, içimişler. Sıra, adet
olduğu üzere
konuklar›n boflalan sinilere para atmas›na gelmifl. Herkes kesesine
davranm›fl.
Yoksullar iki buçuk kuruş, beş kuruş atıyormuş. Bakmış, Menderes on
kuruş atmış. Bunun altında kalmak olur mu? Asılmış cüzdanına, kaptığı gibi sarı
yirmi
beş kuruşluğu sininin ortasına fırlatmış. Adnan Menderes alı al, moru
mor.
Benim tanık olduğum bir yalanını da aktarmalıyım:
Biz Nuray’la yeni evlenmişiz, Şişli, Hanımefendi Sokak’ta üç katlı
eski bir evin
ikinci katında kircıyız. Bir telefon geldi, İsrail Dayım Ardahan’dan
gelmiş, beni
de görmek istiyormuş. Küçükköy’deki teyzemin evindeymiş, gelsin beni
alsın demiş.
Kırmak olmaz, atladım dolmuşa, gittim. Karısı Şerife Abla da yanında.
Uzun yıllardır görmüyordum, ikisi de eni konu yaşlanmışlar. Okuldan
yeni mezun
olduğumuz yıllar, arabamız yok. Mecburen minibüsle getireceğim
Şişli’ye.
Anlattığı yaklaşık şöyleydi:
Bizim minibüs sıkıştırınca tekerlek kadı›ncağızın uzun eteğini kapmış,
çevresine
dolayıp sarmaya başlamış. Kurtulamayan kadın da etekle birlikte birkaç
kez
tur atararak yerlerde sürünmüş. Şu an suratı dağılan kadını
hastahaneye yetiştiriyorlarmış. Kurtulup kurtulamayacağı şüpheliymiş.
O arada durmuş olan minibüse bir yolcu daha bindi. Şok içindeki yolcular
kadının durumunu sordular. O da:
-Canım bir şey yok, kadının elbisesi biraz tozlandı, o kadar.
Bağırması, sosyetesi
bozulduğu için. Yürüdü gitti, dedi.
Bizdeki konukluğu bitince Gültepe’deki kardeşi İsmail Dayımın yanına
gittiler.
-Aha, Sürmeli de geldi! Sorun ona, bakalım yalan mı söylüyorum?
Tekerleğin
kadının eteklerini nasıl sarıp yerden yere çaldığını bir de o anlatsın.
Gülen gülene, aldırdığı yok. Ciddi ciddi onu onaylamamı bekliyor.
Geçen yıl Ardahan’da, Şedevan’da babadan kalma o evde rahmetli olmuş.
18
DÜRÜSTLÜK ABİDESİ İSMAİL DAYIM
Annem babamla evlenip bizim köye, Dedegül’e gelin gelince,
Şedevan’da başsız kalan çocuk yaştaki kardeşler bir hayli
bocalama geçirmişler. Kimisi evlenmiş, kimisi köyü terk ederek
kendisi için yeni yurtlar aramaya başlamış.
İsmail Dayım o zaman on altı, on yedi yaşında. Önce Zonguldak’a,
Kilimli’ye gidip kömür ocaklarında işe girmiş. Kömür pis, ağır
iş, bir türlü ısınamamış, bir iki yıllık çalışmadan sonra
ayrılmış oradan ve İstanbul’a, köyden komşusu ve çocukluk
arkadafllarının yanına, Gültepe’ye gelmiş. İlkokul üçüncü
sınıftan terk, kim iş verecek? Ahbapların evinde yatıp kalkıyor
bir süre. Sonra Kağıthane’nin kuzey ucunda, dağın eteğinde
kurulmuş olan, bugün bulunmayan Topel Tuğla Fabrikası’nda iş
buluyor. Vasıfsız işçi, ama bu, onun rüyasında göremeyeceği
denli güzel bir iş. Aldığı maaşla ev alamaz, ama evlenip yuva
kurmak için önemli bir güvence. Biz o yıllarda Dedegül
Köyü’ndeyiz, ben ilkokul son sınıftayım. Beş altı ay çalıştıktan
sonra evlenmeye karar veriyor. Bunun için Ardahan’a, ablasının,
yani annemin yanına geldi. Kış ayıydı, dışarıda fırtına vardı.
Her sabah babam sokağa ulaşabilmek için karı küreyerek tünel
açmak zorunda kalıyordu.
Dayım kendince takım elbise giymişti, sırtında köye göre oldukça
şık bir palto, başında Erzurum tiftiğı ve ellerinde içi kar
beyazı tüylü eldivenler vardı. Annem dayımı böyle şehirli
şıklığı içinde görünce öyle bir sevindi ve gözyaşı döktü ki
ailecek kalp krizi geçirmesinden korktuk. Onu en çok, nasırları
silinmiş, köylülere oranla akça tenli elini kar beyazı
eldivenden çıkarışı etkilemişti.
Bizim evin kuzeyinde kalan çeşmenin karşısında, köyün içinden
geçen çayın öte yakasında ve Rüstem Amcaların evinin kuzey
arkasında kalan evdeki genç kızla evlendirilmesine karar
verildi. Bu kızın adı Nadime idi. Nadime Abla, Rıdvan Çavuş'un
ablasının torunuydu. Yani bize uzaktan akrabaydı. Haberciler
gidip geldi, dayımın İstanbul’da işçi olması da etkili oldu, o
kış nişanlandılar. Sanırım bahar ayıydı, dayım yeniden geldi,
evlendiler. Biz Dedegül’de kaldık, dayım Nadime Ablayı alıp
İstanbul’a geri döndü.
Yıllar sonra hayallerimi süsleyen Gültepe’ye gelebildim.
Ben dayımı İstanbul’da oturuyor sanırdım, o meğer, İstanbul’un
dışladığı bir semtte, hemşerileriyle birlikte Ardahan vadisinde
yaşıyormuş. Üstelik de Gültepe’nin kuzeye bakan yamacında
kurulmuş mahallenin tek katlı, iki odalı bir gecekondusunda
kiracıydı. Kısa sürede onun için böylesinin de ne büyük bir
nimet olduğunu farkettim.
Dayım inatçı bir adamdı, bir söylediğini başını kesseniz bir
daha geri almazdı. Böylesine inatçı bir adamın bir de dürüst
olduğunu düşünün. Uzaktan çekici gelebilir, birlikte yaşayınca
bir hayli sıkıntı veriyor.
O zamanlar sendikaların gücü vardı. Toplu sözleşmelerden hatırı
sayılır kazançlarla kalkarlardı başkanlar. Maaş dışında
ikramiye, yakacak, gıda, çocuk yardımı sıradan kazançlar
durumundaydı. Bir de Topel işçileri ayakkabı alımını kabul
ettirmişti patrona. Yılın belli bir ayında Beykoz Kundura’dan
yıllık alım yapılıyor, ayakkabılar özenle üyelere dağıtılıyordu.
Bu iş için her yıl sendikanın belirlediği kişilerden bir heyet
oluşuyor, fabrikaya gidip hazırlanmış yüzlerce çift ayakkabıyı
teslim alıp geliyordu. Hatırı sayılır bir paraydı Beykoz
Kundura’ya ödenen.
Heyet gitmiş, kunduralar sayılarak alınıp kamyona yüklenmiş.
Sıra fabrika sorumlularıyla sendika sorumlularının teslim
tutanağını imzaya gelmiş. Dayım bakmş, tutanakta aldıklarının
bir misli fazla ayakkabı adedi yazıyor. “Ben bu kadar ayakkab›
almadım, imzalamam!” diye tutturmuş. Şaşırıp kalmışlar.
Sendikadan arkadaşları kenara çekip yalvarmışlar, direnirsen
batarız diye. Çünkü bütçelerini buradan alacakları açıktan
gelecek paraya bağlamışlar. Yakacak, çocukların okul masrafı,
düğün, nişan gibi... Nuh demiş, peygamber dememiş. Bakmışlar
bunun inadını kırmak olanaksız, tutanakları yırtıp yenisini
hazırlamışlar. Kimse bir kuruş alamadığı için o kışı oldukça
sıkıntılı geçirmişler.
Allahtan erken emekli olmuştu da büyük sıkıntılar çekmedi.
Sabah gazetesindeydik sanırım. Başından geçen bir sürü
şanssızlıktan söz etti. Bir de yaklaşık otuz yıl her hafta hiç
aksatmadan Milli Piyango bileti aldığını, amorti dışında para
kazanamadığını söyledi. Koleksiyon işleri yapan bir arkadaşım
vardı. Seri piyango biletlerine oldukça yüksek paralar ödendğini
söylemişti. Dedim ki “Eğer o biletleri atmayıp biriktirdiysen
asıl büyük ikramiyeyi şimdi kazanmış oldun.” “Nasıl?” diye
sordu, koleksiyonculardan ve seri bilet koleksiyonundan söz
ettim. Çok kızdı bana. İkramiye çıkmamış bileti satmanın ayıbını
anlattı. Adamların zaten bunu bildiğini, biletleri de bu yüzden
aldıklarını söyledim, aklına yatmadı. Zaten her hafta sonunda
boş çıkan biletleri yırtmışmış. Bundan sonra çıkmayan biletleri
saklamasını rica ettim. Yaklaşık beş yıllık aradan sonra ne
yaptığını sorduğumda, her hafta bilet aldığını, ikramiye
çıkmadığını ve biletleri yırttığını söyledi. Durumu anlattığımı,
beş yıllık serinin de iyi para edeceğini söydeğimide yine
sinirlendi:
-Çıkmamış bileti satacak kadar adi bir adam mıyım ben?
Bir o kadar yıl daha yaşadı ve aldığı biletleri yırtmayı
sürdürdü.
Dayımın dürüstlüğü ve inatçılığı başıma çok iş açmıştır.
Genç emekliydi, emekli maaşı kiraya, çocukların geçimine ve
genel giderlere yetmiyordu. Çocukların yaşı küçüktü, eve para
getirecek konumda değillerdi. Çalışmak istiyordu. Gücü yerinde
olduğu için de ona iş bulmak zor değildi. Gel gör ki iş
istiyordu ama başındaki kasketi çıkarmak istemiyordu.
O zamanlar Dinç Bilgin İzmir’den İstanbul’a gelmiş, yeni bir
gazete çıkarma girişiminde bulunmuştu. Gazeteyi kuran kadro
içinde ben de vardım, birici sayfa karikatürlerini çizecektim.
Bu proje hayata geçti ve ben de kadrolu olarak çalışmaya
başladım. Gazetenin ilk binası Mecidiyeköy’de büyük karakolun
arka sokağındaydı. Tavuk yemeyi çok severdi dayım. Aşçıyla
ahbaptık, mönüde tavuk olduğu haberini o gün bir şekilde bana
ulaştırır, dayımı çağırmamı söylerdi. Ben de onu çağırırdım. Her
seferinde sevdiği yemekle karşılaşması onu mutlu eder, benim
etkenimden habersiz, hayatta bir tek ikram ettiğim bu yemek
işinde şansının güldüğünü söylerdi.
Gazetenin başında Güngör Mengi vardı. Bir gün odasında sohbet
ederken dayımdan söz ettim ve onun aşağıya, matbaa bölümüne
alınması ricasında bulundum. Güngör Abi o dönem Dinç Bilgin’den
sonraki en üst adamdı. Kırmadı, matbaa bölümünün müdürünü arayıp
durumu anlattı, dayımı görüp uygunsa işe almasını söyledi.
Müdürle de selamlaşırdık, iyi niyetli, yardımsever bir adamdı.
İçeri gireceğiz, şapkasını çıkarmasını rica ettim. “Olmaz!”
dedi. Olmaz dediyse İsmail Dayımı geri döndürmek olanaksızdı,
biliyordum. Şapkayı başından kapmak istedim, havada yakaladı.
Dayı-yeğen müdürün kapısı önünde güreşircesine didişiyoruz.
Baktım olacak gibi değil, şapka başında içeri girmesine razı
oldum.
Ertesi gün müdürün yanına bodrum kata indim. Beni görünce
sıkıntı içinde kaldı. Açık konuştu. Diyecek bir şeyim yoktu.
Dayımdan bir tanıdığa daha sözetmiştik. Avukatlık bürosu gibi
küçük bir yerdi çalıştığı yer. Getir götür işi için adama
gereksinimleri varmış, “Dayını gönder işe alalım” dedi. İçeri
girerken bir kez olsun şapkasını çıkarmasını› rica ettim, hatta
yalvardım. İşe gir, sonra alıştıra alıştıra takarsın dedim.
Sesini çıkarmadan gitti. Ertesi gün arkadaşımız telefon etti ve
dayımı işe alamayacaklarını söyledi.
İşsizlikten canının yandığını biliyordum, öyle ki bazı aylar
borçla yaşıyordu. İşsizliğe razıydı, şapkasını bir kez olsun
çıkarmaya razı değildi. Başımdaki bu soruna bir türlü çözüm
bulamamıştım.
Bir gün yemekhanede matbaa müdürüyle aynı masaya yan yana
oturduk. Adam dayımı reddetmekten dolayı mahcuptu. Dayımı
gerekirse şapkalı haliyle işe alabilirdi, fakat yeni genel müdür
olan genç Ercüment Beyden çekiniyordu. Çünkü adam hatır gönül
dinlemekten uzak biriydi. Benim dayım olması bile onun şapkalı
haliyle işten atılmasını engelleyemezdi. Adam haklıydı.
Sonra birden bir şey geldi aklına, dayımı işe almanın yolunu
bulmuştu.
Dayım kendi kasketiyle gazeteye gelip aşağıya inecek, çalışma
alanına inmeden önce cebinde sakladığı boyacı şapkasını
tuvalette kasketiyle değiştirecek, öyle işbaşı yapılacaktı.
Ercüment Müdür onu boyacı şapkasıyla gördüğünde sorun edemezdi,
çünkü gerçekten boyalardan dayım sorumlu olacaktı.
Ben gazeteden ayrıldım, dayım beş altı yıl o mahzende çalıştı.
-O bobinlerin oraya taşınması uygun değil Ercüment Bey!
Artık pes ettiğim için bir daha ona iş aramadım. O da son
yıllarda çalışmaya istekli değildi zaten.
Çalıştığım yerlerde onu tavuk yemeye çağırmayı sürdürdüm.
Bir kez sanırım Cağaloğlu’ndaki kendi grafik büromuza uğradı.
Doktordan geliyormuş. Kalp rahatsızlığı olduğu ortaya çıkmış.
Kontrol altına alınmış, ilaçları yazılmış, bir de kriz anları
için dil altı tableti verilmiş.
Bir gün sabah kalkıp doktora kontrola gitmek istemiş. Kızı
Nevin, “Baba, işim yok, ben de seninle geleyim” demiş. “Olmaz,
gerek yok” demiş dayım. Kız inadını kıramayacağını bile bile
ısrar etmiş. Olmaz da olmaz demiş. Çaresiz onu yalnız başına
göndermişler. Beş dakika geçmeden mahalle arasında bağırtılar
yükselmeye başlamış. Dayım evden yüz, yüz yirmi metre
uzaklafltığı sırada kriz gelmiş. Dil altı hapı kutusunu çıkarıp
kapağını açmış, fakat birini dilinin altına koyamadan yere
yığılmış. Kurtaramadılar.
Bana göre bu dürüstlük abidesi insan, inadı yüzünden hayatından
oldu.
Ne de çok severdim kendisini, canım dayım benim, arkasından da
konuştum, beni affetsin ve yattığı yerde mutlu, rahat uyusun. |
||
|
|
||
|
köksal çiftçi /artist-CV | ||
| ||
|
|