|
|
|||||||||||||
|
ebru sanatı / marbling art |
||||||||||||||
|
history of marbling / türk ebru tarihi |
|||||||||||||
|
|
||||||||||||||
|
köksal çiftçi |
||||||||||||||
|
1- Hatip Mehmet Efendi:
Figüratif
ebru yapma tekniğini geliştirip, ilk uygulayan odur.
Yaşamı
hakkında ayrıntılı bilgiye sahip değiliz.
Hatip Mehmet Efendi 1700’lü yıllarda yaşamış. Doğum tarihi
bilinmez. Evi Hocapaşa semtindedir. Ayasofya Camii’nin hatibidir.
Ünü, din görevlisi oluşundan değil, ebrucu oluşundandır. İyi
bir ustadır. Bu sanatı Şebek mahlaslı ebru ustasından öğrenmiş
olabilir. Gelenekçi değil, yenilikçidir. Yaratıcı ve araştırıcılığı
onu, ebru araçlarını ustasından farklı kullanmaya götürür.
Boyaları fırçayla atmak yerine, iğne ucuyla su yüzüne indirir.
İç içe halkalar şeklinde açılan bu boyalara aynı iğne ucuyla
müdahale eder. Soyut da olsa, figür üretmeyi başarmıştır.
Böylece
figüratif ebru tekniğinin mucidi olur.
Gelmiş
geçmiş en büyük ebrucu odur.
2- Necmettin Okyay:
Hatip
Mehmet Efendi’nin bulduğu tekniği geliştirip, çiçek figürü
yapamyı başaran sanatçıların en başarılısı Necmettin Okyay’dır.
Hatip
Mehmet Efendi’den yaklaşık bir asır sonra doğmuştur. Ustalarının
yaptıklarını, bir fotokopi makinası gibi taklit etmek ona göre
değildir. Hatip Mehmet Efendi’de olan yaratma dürtüsü onda da
vardır. Ustasının izini sürdürerek, soyut şekillerden, lale,
karanfil, sümbül vb yapımına geçmeyi başarmıştır. Akkase
tekniği de onundur.
Ayrıca,
ömrünün son yıllarına dek deneylerini sürdürmüş ve kitre
yerine başka kıvam artırıcı maddeler araştırmıştır.
Buldukları arasında saf sahlep, ezilmiş ayva çekirdeği ve çemen
vardır.
1883
İstanbul doğumludur. Ebruculuk dışında mürekkepçilik, aharcılık,
okçuluk, gülcülük, mücellitlik, hattatlık da yapmıştır. Bu
yüzden kendisine ‘hezarfen’ denilmektedir. Önce Medresetül
Hattatin’de, Cumhuriyet sonrası da Devlet Güzel Sanatlar
Akademisi’nde öğretmenlik yaparak, sayısız ebrucu yetiştirmiştir.
1976’da ölmüştür.
Hatip
Mehmet Efendi ile Necmettin Okyay arasındaki diğer ebru ustalarının
adları şöyledir:
Şeyh
Sadık Efendi (? - 1846), Edhem Efendi (1829 - 1904), Salih Efendi
(bilgi yok), Sami Efendi (1838 - 1912), Şeyh Aziz Efendi (1871
1934).
Necmettin
Okyay, ebruculuğu Edhem Efendi’den öğrenmiştir.
3- Mustafa Düzgünman:
Kuşaklar
arasında köprü oluşturmuş, bu sanatın yitip gitmesini önlemiştir.
1920
Üsküdar doğumlu olan Mustafa Düzgünman, ebruyu, akrabası olan
Necmettin Okyay’dan öğrenmiştir. Bu sanata ilk önemli katkısı,
ustasının bulduğu çiçekli ebru tarzını ıslah etmesidir.
Papatya ebrusu da onundur. Çamlıca toprağı yanında bazı
pigment boyaları da ilk o kullanmıştır. Bu sayede Türk
Ebrusu’nun kalitesi dünya ebrusu düzeyine yükselmiştir.
Sanayi
Devrimi sonrasında el emeği gözden düşünce, birçok sanat dalıyla
birlikte, ebru da tarih sahnesinden silinmenin eşiğine gelmişti.
Mustafa Düzgünman bu kötü gidişe tek başına direndi ve İnançla
üretti. Bu sayede, Türk Ebru Sanatınının geleneksel tekniği ve
bilgi birikimi, arada bir kopukluk olmadan, yeni kuşaklara aktarılmış
oldu.
Necmettin
Okyay ile Mustafa Düzgünman arasındaki diğer ebru ustalarının adları
şöyledir:
Abdulkadir
Kadri Efendi (1875 - 1942), Sami Bey (Okyay) (1910-1933), Sacit
Okyay (1910-?)
Ebru ve Türkler
Bu
sanatı hangi ulusun bulduğu bilinmiyor. Sanatımızın bilinen en eski örneği, Topkapı Sarayı'ndaki 1539 tarihli 'Guy-i Çevgan' adlı kitaptakı ebrulardır.
Ebru adının
nereden geldiği bilinmiyor.
Bu
ad, Farsça ebr (bulut) sözcüğünden türemiş olabilir. Ebru kaş
demektir. Ben, ‘bulut gibi’ diye çeviriyorum. Nedini, boyaları
suya attığınızda, renklerin gökteki bulutlar gibi hareket
ediyor olmasıdır. Bazıları ise yine Farsça ab (su) ve ru (yüz)
sözcüklerini kullanıp ‘su yüzü resmi’ anlamına ulaşırlar.
Uğur
Derman’ın da kitabına aldığı Tertibi Risaleyi Ebri belgesinde, ebru
sanatı için ‘ebri’, bu işi uygulayan sanatçılara da ‘ebrizen’
dendiği yazılıdır.
Günümüzde Ebru
Hatip
ve Okyay arasındaki zaman içinde ebrucular öyle çoğalmışlar
ve öyle çok üretmişlerdi ki, zamanla Osmanlı Devleti,
Avrupa’ya ebru ihraç eder duruma gelmiştir. O insanların
torunlarıyız, biz de o çizgiyi tutturabiliriz. Yapmamız gereken,
onların yolunu izleyerek, kim ebru sanatına yöneliyorsa, ayrım gözetmeden
onun yardımına koşmak, bilgi aktarmak, teknik yardımda bulunmaktır.
Günümüz
ebru heveslilerinin önünde iki engel var:
1- ‘icazetname’ sorunu.
İcazetname,
diploma demektir. Osmanlı Devleti, sivil eğitim işini vakıf ve
tekkelere bırakmıştı. Onlar da bu tür belgeleri keyfi dağıtırlardı.
Çağdaş bir Cumhuriyet’te yaşıyoruz. Tekke ve zaviyeler
yok. Temel hak ve özgürlüklerimiz yasal güvence altında. Kişinin
kişiye mürit ve kul gibi davranmasına izin vermemeliyiz.
Öte yandan, icazetname -özellikle MEB onayı olmadığı için- düzenlemek
yasalar açısından suç, özgür yurttaşlar içinse, onur kırıcı
bir durumdur.
Alpaslan
Babaoğlu, Fuat Başer,
Niyazi Sayın,
Nusret Hepgül,
Timuçin
Tanarslan, Feridun Özgören,
Hikmet Barutçugil,
Nedim Sönmez,
Ahmet Çoktan, Köksal Çiftçi,
Peyami Gürel, Beki Almaleh, Vedat
Vaytaş, Füsun Arıkan.
Alpaslan Babaoğlu ve Fuat Başer, Düzgünman’ın icazetnameli öğrencileridir. Her ikisi de gelenekçidir.
Nedim
Sönmez ilk yenilikçidir. Hikmet Barutçugil ve Köksal Çiftçi de
bu kategori içinde anılabilir. |
||||||||||||||
|
|